|
|
August 14
Dort mezheb imami cihaddan maksadin Allah yolunda savasmak oldugu hususunda ittifak etmislerdir. Kalemle cihad veya dille cihad vb. seylerle cihad ser'i deyimle cihad degildir. Ser'i deyimle cihadin anlami; savasmaktir. Bu nedenle Peygamber Efendimiz (sav)e Allah yolunda cihad etmeye neyin denk olabilecegi soruldugunda o; "buna gucunuz yetmez" cevabini vermistir. Sayet cihad kalemle veya dille olsaydi buna guc yetirecekleri muhakkakti.
Evet, bir sahabe Rasulullah'a:
- "Ey Allah'in Rasulu Allah yolunda cihad etmeye ne denk olabilir" diye sormus, Rasulullah da:
- “Buna gucunuz yetmez, simdi sizden biriniz mucahid cihadindan donunceye kadar hic ayrilmadan namaz kilmaya ve arasini acmadan oruc tutmaya gucu yeter mi?" demistir. Orada bulunanlar:
- "Buna kimin gucu yetebilir ki" cevabini vermislerdir. Rasulullah da:
- "Iste mucahidin mukafati bunlari yapabileceklerin kazanacaklari mukafattir. Allah yolunda cihad eden kimse, mucahid cihaddan donunceye kadar acmadan oruc tutan, ara vermeden namaz kilan ve Rabbine ibadetle mesgul olan kimse gibidir" buyurmustur.
Biliyor musunuz bir kisim insanlar cihadi nasil tarif ediyorlar? Ona; nefis ile cihad diyorlar. Oruc tutmanin, namaz kilmanin nefis ile cihad oldugunu soyluyorlar. Sayet cihad bundan ibaret olsa idi nasil Rasulullah; insanlarin mucahidin aldigi sevaba guc yetiremeyeceklerini beyan etmis olurdu? Bu hususta soyle bir sozun hadis oldugunu naklederler: Rasulullah savastan dondukten sonra sahabelerine soyle demis: "Sizler hayirli ve ugurlu olarak dondunuz. Kucuk cihaddan buyuk cihada dondunuz. Dikkat edin bu da kisinin nefsine karsi cihad etmesidir." Bu soylenilen soz uydurma bir hadistir, asli ve astari yoktur. Cunku cihaddan maksat Allah yolunda savasmaktir. Simdi geliyor birileri asil cihada kucuk cihad diyor. Klimalar altinda oturmaksa nefs ile cihadmis ve buyuk cihadmis (!) Kebablar, kadayiflar, borek ve corek yemek mi buyuk cihad ? (!) Yoksa bombalarin, sarapnel parcalarinin altinda savasmak... Kardeslerin dedikleri gibi on gun karlar uzerinde yuruyup sogugun dehsetinden parmaklarinin dokulmesini isteyecek hale gelmek mi buyuk cihad? Sairin dedigi gibi;
Ey iki Harem kentte (Mekke, Medine) ibadet eden abid(!)
Sayet bizi gorecek olsan; Nasil ibadetle oynadigini cok iyi goreceksin!
Vallahi bunlar ibadet adina oynuyorlar! Muslumanlarin kutsal degerleri ayaklar altinda cignenirken, cocuklari bogazlanirken, yaslilar yakilarak oldurulurken, ulkeler isgal edilirken, mallar gasb edilip mukaddesatlar cignenirken; harameyni serifeyne komsu olmak, aziz ve celil olan Allah'in dini ile oynamaktir, oynamak (!)Simdi sen evine giren hirsizi, haniminin yataginda birak yandaki odaya gecip gece namazi kil(!)Boyle bir namaz sana lanet okur. Cunku sen hirsizi, irz ve namusuna saldirir halde birakiyor, yan odada Allah'a yalvarmaya girisiyorsun (!) Bu nasil bir dua ve nasil bir yalvarma. Yahut da onunde irzin cigneniyor, sen de Kur'an okuyorsun (!) Vallahi bu, aziz ve celil olan Allah'in dini ile oynamaktir, oynamak. Allah teala bu tur insanlari tasvir ederek soyle buyuruyor:"Onlar dinlerini bir oyun ve eglence edinmislerdir" (Maide, 57)Evet, oyun ve eglence! Simdi sen Abdulbasit Abdussamet'i veya Minsavi'yi Kur'an okuyusunu dinler zevk alirsin. Onu geriden takip etmek istersin. Bu sana buyuk bir haz verir. Sen bundan herhangi bir sikinti veya zorluk gorur musun? Hayir. Ayrica sen Kur'an'in tecvidini ogrenirsin. Her ayin sonunda da tesvik icin bin riyal veya daha fazla ucret alirsin. Ne kadar cuz ezberlersen o kadar riyal verilir sana. Kur'an'i bitirdiginde de ayri bir mukafat... Allah icin soyle. Bu mudur buyuk cihad, yoksa organlari parcalanip havaya dogru savrulan, gozleri kursunlarla delinen insanlarin yaptigi mi cihad?
Buna egitim cihadi diyorlar (!) Vakia asil cihad birakildi. Cihad olmayan seyler cihad addedildi. Aslinda Kur'an-i Kerim Allah yolunda sehid olma inancim ve k?firlerle savasma dusuncesini bu Musluman ummetinin kalbine yerlestirmistir. Bunun tezahuru Tebuk savasinda ve benzeri yerlerde gorulmustur. Bakiniz bu savasa 30 bin kisi katilmis, Muslumanlardan sadece uc kisi ki bunlar Kab bin Malik, Bilal bin Umeyye ve Mirara bin Rabi'dir. Evet bunlar cihada katilmamislardir. Bunlar egitim cihadi yaptiklari hesab edilerek mazur gorulmemislerdir (!) Bilakis muslumanlar bunlarla, Allah tealanin kendilerini af ettiklerini bildirmesine kadar tam 50 kusur gun iliskilerini kesmisler ve bunlara boykot uygulamislardir.
Kur'an-i Kerim mazeretsiz olarak cihada katilmayanlara ise bir daha boyle sanli bir ise katilmamalari yasagi getirmis ve soyle buyurmustur:
"Eger Allah bu cihaddan sonra tekrar seni geri kalan bu topluluga dondurur de onlar da seninle cihada cikmak icin izin isterlerse onlara sunu de: benimle beraber bir daha asla cihada cikmayacaksiniz ve dusmana karsi benimle beraber savasmayacaksiniz. Cunku ilk defasinda savasa cikmayip oturmayi istediniz. Simdi de geriye kalanlarla beraber oturun." (Tevbe, 83)
[Sehid Seyh Abdullah Azzam / Tevbe Suresinin Golgesinde Cihad Dersleri. Cilt:1]
|
|
| |
Bizler kitap ve sünnet teröristleriyiz. Doğuda batıda bilsin ki bizler teröristleriz.
Bizler korkutan kimseleriz “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Enfal/60” Öyleyse Allah’ın dininde terörizmim farzdır!! (şehid şeyh Abdullah Azam(r.h)”
Biz düşmanlarımıza karşı teröristiz. Sahip olduğumuz ve gücümüzün yetiği bütün vesilelerle onları terörü ize etmeye azimliyiz. Onları aciz bırakacak, terör ize edecek ve korkutacak olan her vesileyi isteriz.. Allah’a tevekkül eder ve bu görevi layıkıyla yerine getirmeye çalışırız. Çünkü bu bizim üzerimizde farz hükmündedir.(şeyh Hamud Bin Ukla Essa )
O halde, dünya hayatı yerine âhireti alanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona büyük bir ecir vereceğiz.(Nisa74)”
“Size ne oluyor da: “Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet” diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?(Nisa75)”
“İnananlar Allah yolunda savaşırlar, İnkâr edenler ise şeytan yolunda harp ederler. Şeytanın dostlarıyla savaşın, esasen şeytanın hilesi zayıftır.(Nisa76)”
“Kendisine: “Elinizi savaştan çekin, namaz kılın, zekât verin” denenleri görmedin mi? Onlara savaş farz kılındığında, içlerinden birtakımı hemen, insanlardan Allah'tan korkar gibi, hattâ daha çok korkarlar ve Rabbimiz! Bize savaşı niçin farz kıldın, bizi yakın bir zamana kadar tehir edemez miydin?” derler. Ey Muhammed, de ki: “Dünya geçimliği azdır, âhiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için hayırlıdır, size zerre kadar zulmedilmez.(Nisa77)”
Küfrün kökleri ancak kurşunla temizlenir. Hür kimse hiçbir zaman yönetimi kâfir ve asiye bırakmaz. Çokça kan akıtılmadan, sorumsuzun umursamazlığı yok edilemez.(Şeyh Usma Bin Laden)
BİZİM SENİLE GÖRÜLECEK HESABIMIZ VAR EY AMERİKA!
SENDEN ALINACAK İNTİKAMIMIZ VAR!
SENİLE ASLA BİTMEYCEK VE ÇÖZÜMÜ ANCAK SENİN YERYÜZÜNDEN SİLİNMEN İLE HALLONUCAK BİR DÜŞMANLIĞIMIZ VAR.
EY ALLAH’IN DÜŞMANI! EY ASRIN TAĞUTU!
EY ALLAH’TAN BAŞKA KENDİSNE İBADETTE BULUNAN AMERİKA! HALKIMIZ HAÇLI VE SİYONİST ÇIKARLARINA HİZMET EDEN İŞBİRLİKÇİ KÂFİR TAĞUTLARDAN ÇOK ÇEKTİ.
August 10
| Şeyh Ebu Ömer Al Bağdadi'den Durum Değerlendirmesi....
|
| 09/08/2007
|
|
|
|
بسم الله الرحمن الرحيم
Allah en şirin en merhametlinin adına
Hamd ve Övgü Allah'a dır C.C. Salat ve Selam Barış ve Rahmet Peygamberi Efendimiz S.A.V üzerine,ehli beyti üzerine,sahabesi üzerine,ensar üzerine ve kıyamete kadar ona tabi olanlar üzerine olsun.
Allah Teala Kuran-ı Kerimde buyurdu ki;
وَدُّوَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدتَّمُوهُمْ وَلاَ تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًاوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَوَاء فَلاَ تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ أَوْلِيَاء حَتَّىَ يُهَاجِرُوا فِي سَبِيلِ اللّهِ فَإِن تَوَلَّوْا فَخُذُوهُمْ
"Kendileri küfre saptıkları gibi, sizin de sapmanızı isterler ki eşit olasınız. O yüzden onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dost edinmeyin; aldırmazlarsa bulunduğunuz yerde kendilerini yakalayıp öldürün ve onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinin!" Nisa 89
ve yine buyurdu ki;
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
"Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş ve onlara kalın bulun (katı davran)! Onların varacakları yer cehennemdir. Ona gidiş de ne kötü gidiş!" Tahrim:9
Irakta İşgalci Kafirler referendum ve benzeri yalanlarla global imkansızlıklarını halka aktarmaya kalktılar.Bu insanlar kendi kurallarını kanunlarını,müslümanlar üzerinde uygulalatmak için referendum çalışması içerisindedirler..
O insanlar Allah c.c. dininden uzaklaşmışlardır,demokratikleşmek,yurtseverlik,vatandaş olmak Allah C.C. şeriatine karşı ortaya konulmuş bir dindir. Müslümanları bu gibi laflarla kandırarak dinlerinden döndürmeye ve onlar üzerinde zulüm uygulamaya çalışmaktadırlar. İşgalci Kafirlere destek veren her kim ve hangi cemaat olursa olsun Onlar ALLAH C.C. dininden uzaklaşmış Şeriat-ı ve İslamiyeti terketmiştir. Onlar ancak ve ancak dininden dönmüş mürtedler olmuşlardır.
Allah c.c. Kuran-ı Kerimde Buyurdu ki;
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَن يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيدًا
"Bakmaz mısın; o hem sana indirilene, hem senden önce indirilene iman ettiklerini söyleyip gezen kimselere ki, o azgın şeytan tarafından muhakeme edilmelerini istiyorlar. Oysa onu emrolunmuşlardı. O şeytan da onları, bir daha dönemeyecekleri kadar uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor" Nisa:60 ve yine buyurdu ki;
وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُوا اللّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى اللّهُ وَمِنْهُم مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ
"Celâlim hakkı için biz, her ümmette «Allaha ibadet edin ve Tâguttan ictinab eyleyin» diye bir Resul ba'settik, sonra içlerinden kimine Allah hidayet nasîb etti, kiminin de üzerine dalâlet hakkoldu, şimdi Yer yüzünde bir gezin de bakın peygamberleri tekzib edenlerin akibeti nasıl oldu?"Nahl:36
Mürted Şia'nın hükümete katılmasının altında Sünni Müslümanları etkiseine almak ve onlara eziyet etmek amacı vardır. Onların hükümet içinde olmalarının sebebi ise takiye yaparak sözde İslami görünerek müslümanlara arsında fitne çıkarmak ve Müslümanları bölmek gayesi vardır. Onların amacı Irak'ta başlayan Kutsal Cihadı durdurmak ve müslümanları kendi gölgeleri altına lamaktır. Sırf bundan sebep müslümanları kandırmak için Cihad etmektedirler. Onlar hem cidah etmekte hemde Allah Kanunlarına aykırı olarak kurulan hükümet içinde etkinlik sağlamak için seçimlere girmektedirler. Bu şekilde hareket ederek te Ehli Sünne Vel Cemaa Mensuplarına karşı bizde cihad ediyoruz sizinle birliğiz yalanını söylemektedirler.Ama yanıldıkları bir nokta vardır ki o da Mücahidler Allah'ın izni ile Mürtedlerin niyetlerini bilmektedirler ve Onların oyunlarına düşmemişlerdir.
Elhamdulillah geçen günler içerisinde Allah o hainlerin gerçek niyetlerini günyüzüne çıkardı. Onların Realitelerindeki Dini İslamı ve Sünneti Resulu vesvese ve fitne ile nasıl çarpıttıklarını açıkladılar. O hainler'in Amman otellerinde ve Jeddah Şatolarında zalimlerle yaptıkları alışveriş halka ayan oldu. Bu planlar O Mürtedlerin müslümalar'ın zararına ve kötülüğüne düzenledikleri sözde cihad planlarıydı.
Bu planları ise çeşitli basamak ve detaylardan oluşmaktadır..
-
Mürted Şia öncelikle İşgalci Kafirler ile birlikte hareket eden Münafık Maliki Hükümetini kuvvetlendirdi ve hükümet içerisine girerek kendisini güvenlik içine aldı. Mürted Şia bu hareketi ile Allah'ın Cihad emrini yerine getirmekte olan Mücahidleri fitne ile böldü ve cihad sınırlarının değişmesine sebep oldu.
-
Kendisini Müslüman olarak tanıttığından Ehli Sünne Vel Cemaa Müslümanlarının cihad sınırlarında oynama oldu ve özelliklede Modern İslamiyet gibi bir kavram ile birlikte Hizzb Al Iraki diye bir görüş ortaya atarak müslümanlar içerisinde fitne çıkardılar. Ve Ümmeti aldatmak için her türlü hileye başvurdular.
-
Ve Onlar Allah'ın kanunlarının dışında Parlamanto içerisinde yeni hukuk sistemleri kurdular. Onlar Ahkamı ve Sünneti yanlış yola sevketmeye çalıştılar.
-
Ve Cihadi Cemaatler içerisinde süzme yaparak sapık düşünceli bazı cemaatleri desteklediler.Hatta bu Cemaatler içerisinde bazıları Mürted Şiaya yardım etmeye onlara katılmaya başladı.O Cemaatleri kendileri adına ajan olarak kullanmaya mecbur ettiler ve o ajanlardan aldıkları bilgiler ile Bağdat ilinde ve diğer illerde İşgalci Kafir NATO kuvvetleri ile hareket ederek Mücahidler üzerine saldırdılar. O Mürted ŞİA Münafık hükümet ordusu içinde göbüllü asker olarak görev aldılar. O Mürted Rafiziler Allah'ın Kanunları gereği yaşamaya çalışan ve Cihad eden Ehli Sünne Müslümanlara karşı Münafık Irak Hükümet Ordusu ile birlikte çalışmaya başladılar.
-
Onalr sanki Allah'ın emtiymiş gibi Seçimlere katıldılar ve slogalnarında müslümanları kandırmak için ayet ve hadisler kullandılar. Çünkü onlar Rafidah taki düzenledikelri saldırılarda birçok müslümanı katletmişlerdi ve bunu unutturmak için bir müslüman havasına büründüler ve sapık görüşleri ve fitneleri ile Ehli Sünne arasında fitneler çıkardılar.Sözde hükümet içerisinde olarak Ahaliyi korumayı amaçladıklarını anlattılar ve bu konularda Selefi Metodu kullandılar. Iraktaki müslümanları Selefi ve Tarikat diye bölmeye çalıştılar. Cihadı ortadan kaldırmak üzere 3 ana madde üzerinde hareket ettiler... Bu hareket metodunda ilk olarak; Tüm Müslüman ülkelerde olduğu gibi Politik İslam oluşturma çabasına girdiler, İkinci Olarak,Globalizmi benimsemiş cemaatleri kuvvetlendirdiler, Üçüncü olarak,Ehli Sünne Cihadına katılan mücahidleri eleştirmeye başaldılar ve mücahidlerin Irak'ta istikrar istemedikleri ve müslümanlara zulüm uyguladıkları yalanını yaydılar.
-
Irak İslam Devleti Mücahidleri ile Ahalinin arasına fitne sokma girişiminde bulundular, Irak İslam Devleti Mücahidlerinin sadece müslümlar arasında bir zarar olduğunu ve Irak İslam Devleti Mücahidlerinin aslında sapık bir ideolji getirerek Irak'ta müslümanlara zulmedecek projeler peşinde olduğunu Ahaliye yaydılar. Özellikle de Irak İslam Devleti Emirliğinin herkesi kendi cemaatine uymak zorunda bıraktığını kendisine tabi olmayanlara karşıda cihad ilan ettiği yalanını yaydılar.Mücahidlerin para için müslümanları katlettiği görüntüsünü vermeye çalıştılar.
-
Münafık Irak Hükümet Ordusu içerisine yerleştirdikleri adamları ile sözde müslümanları yine kendilerinden olan Mürted Rafizi katliamlarından kurtardılar.. Sırf Irak Halkı kendilerine güvensin diye kendi askerlerine Irak halkını katlettirdiler ve kendi askerleri ile de katledilen halkı kurtardılar.Irak Halkı,kendi kontrollerindeki Maliki Hükümetini desteklesinler diye öncelikle halk üzerinde psikolojik baskı kurdular daha sonrada deteklemeyenleri öldürmeye başladılar, bunda da sözde müslümanları tekfir ederek Kuran ve Sünnet delilleri ile müslümanları kandırdılar.
Ama Allah'ın izni ile Ahali üzerine verdikleri zararlar ve katliamlar bitecektir. Mücahidlerin keskin operasyonları onları hayal kırıklığı içine attı. Onların kibirleri kırıldı.
Güçlerinin zayıfladığını bildiklerinden dolayı yine müslümanları kandırmaya çalışarak Hükümetten çekilme kararı aldılar ve çekildiler.
Tüm bunlardan sebep Ey müslümanlar,Sizler Allah'a güvenin ve mücahid kardeşlerinizin jyanında olun,sabırla acıya ve eziyete tahammüş edin,Cihad yolunda ayaklarınız sabit olsun ve en önemlisi ne Allah c.c. kanunlarına ne de Allah Resulunun Sünnetine ihanet etmeyin.
Allah kendine inananlara yardım edendir. Bunu unutmayın...
İzzet; Allah'ın, Rasulü'nün ve Mü'minlerindir. Fakat Münafıklar bilmezler!" [Münafikun: 8]
Bilgi bakanlığı Irak 'ın Müslümanlığa ait halı 21 Rajab 1428 Ağustos 5 , 2007
| August 07 Akidede Takiyye ve Hakkı Gizlemek Caiz Değildir!
Seyyid Kutub -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- mevcut yönetimden sorulduğunda, yönetimin kâfir olduğunu söyler. Bazı öğrencileri Seyyid Kutub'a: "Boynun cellâtların elinde, idamla yargılanırken, mahkemenin önünde neden bu derece açık bir üslupla konuştun?" diye sorduklarında, "iki sebepten dolayı" der. "Birinci sebep: Bize akide konusundan soruldu. Akaid -inanç- meselelerinde takiyye yapmak ya da hakkı gizlemek veya temvih'te bulunmak caiz değildir. Temvih; bir kimseye; "yönetim hakkındaki görüşün nedir?" denilmesi, onun da; "vallahi, Allah'a hamd olsun iyiyim," manasında iyidir ya da "yönetimde bazı iyi insanlar vardır" şeklinde takiyye yaparak cevap vermesidir. Akide meselelerinde hakkı gizlemek veya bu şekilde temvihte bulunmak caiz değildir."
Ahmed bin Hanbel'in konumuyla bir başkasının konumu arasında çok fark vardır. İslâm ulemasından birine -İmam Safi olduğu rivayet edilmektedir- Kur'an-ı Kerim hakkında ne dersin? Mahlûk mudur, değil midir? Diye sorulduğunda: "Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an'ı parmağıyla işaret ederek "işte bu dördü mahlûktur" der. Bu âlim ifadesinde takiyye yaparak Kur'an'ın değil, parmaklarının mahlûk olduğunu kastetmiştir. Mervezi şöyle demekte: "İmam Ahmed bin Hanbel'in yanına girdim. Onu kırbaçlamışlardı. Ben de: “Ya Ahmed, Yüce Allah "Kendi nefislerinizi öldürmeyin" buyurmakta (takiyye yaparak istediklerini söylemezsen) bunlar seni öldürecekler" dedim. Bunun üzerine bana: "Ya Mervezi! Zindanın dışına çık ve bak ne göreceksin? Sonra yanıma gel" dedi. Ben de zindanın dışına çıktım. Yığınlarca insan birikmişti. Hepsinin elinde kâğıt ve kalem vardı. Onlara; "niçin bu şekilde toplandınız," diye sorduğumda bana: "İmam Ahmed bin Hanbel'in cevabını bekliyoruz" dediler. Daha sonra, zindana geri döndüm ve gördüklerimi İmam Ahmed'e anlattım. Bunun üzerine İmam Ahmed bana: "Ya Mervezi! Ölüm, bana bu insanları aldatmaktan daha sevimlidir" dedi."
Seyyid Kutup da böyle diyordu. Akide'de takiyye caiz değildir. Lider konumunda bulunan, insanların peşinden gittiği kimseler için takiyye yapmak caiz değildir. Cahiliyyenin öğretilerini, ya da sosyalizmi ve kavmiyetçiliği ikrar etmesi caiz değildir. Bu tür konularda takiyye yapmak kendisine tabi olunan kimseler için lider statüsündekiler için değil, mukallid konumundaki avam halk tabakası için caizdir. "Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan müstesna..." (Nahl, 106) Bu hüküm taklit edilen, tabi olunan için değil, taklid eden, tabi olan için geçerlidir. Ammar bin Yasir hadisesinde olduğu gibi. Şüphesiz Ammar bin Yasir tabi olandır. Hiç, Allah Rasulü (sav)'nün Ammar'ın yaptığını yapması caiz olur mu?
İnsanlar için örnek alman durumuna gelmiş hiçbir genç için de aynı şekilde küfür kelimesini konuşmak ve takiyye yapmak caiz değildir. "Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse müstesna" âyet-i kerimesiyle amel etmek bu konumdaki kimseler için caiz olmaz.
Seyyid Kutub'a şöyle diyorlardı: "Hiç olmazsa idamının kalkması için gel" (devlet başkanından özür dilediği ya da hiç olmazsa ona bir nezaket ziyareti yaptığı takdirde hakkındaki idam kararının kaldırılacağı söyleniyordu). Seyyid Kutub'un bunlara cevabı ise şu oluyordu: "Namazda yüce Allah'ın vahdaniyetine şahadet eden bu parmağım, tağutun hükmünü onaylayan tek harf dahi yazmayı red etmektedir. Tağuttan neden af dileyeyim. Eğer ben hak ile mahkûm edilmişsem, hakkın hükmüne razıyım. Yok, eğer, batılla mahkûm edilmişsem, ben batıldan af dileyecek kadar alçalamam."
Bu net tavır ve İslâmî metodlarla yığınlar etkilenmekte, nesiller İslâm'a yönelmekte, gençler bu İslâm'i şahsiyetleri taklit etmekte, önderler edinmektedirler. Ne idüğü bilinmeyen, önüyle arkasını ayırt edemeyen ve insanları neye çağırdığının farkında olmayan insanlar nasıl taklit edilebilir? Her gün bir renge bürünen, bir gün bir yöneticinin, diğer bir gün başka bir yöneticinin yanında yer alan, bugün bu yetkiliyle yarın şu yetkiliyle bulunan ve onların yanından çıkmayan âlim(!)ler nasıl taklid edilebilir, nasıl önder alınabilirler? Bu kimseler önceki ve sonraki tüm âlimlerin ilmini bilseler, tüm ilmi metinleri, şerhleri, talik ve senetleri ezberleseler dahi insanlar bunları nasıl taklid edipte, peşlerinden gidebilir? Allah aşkına söyleyin! Sizlerden hiç Kârim el-Anadoli'nin mahkemedeki savunmasını işiten var mıdır? Bu küçük savunma metni, on asır, belki de daha fazla süreyle nesillerde etkisini bırakmaya devam edecektir. Bu tesir el-Ezher âlimlerinin on asırlık teliflerinden, yazdıkları eserlerden daha fazladır.
Gerçekten ben bu savunmayı her işittiğimde sarsılıyorum. Bir genç mahkemenin karşısında duruyor ve bu derece net bir tavırla mahkemeye hakkı haykırabiliyordu. Bu, askerî mahkemedeki sıradan bir dava değildir. Salih Seriyye'nin ya da Kârim Anadoli'nin davası da değildir. Bu uğrunda kurbanların verildiği İslâm'ın davasıdır. Bu Ahmed bin Hanbel'in, İzz bin Abdusselam'ın, Hasan el-Benna'nın, Seyyid Kutub'un uğrunda kurban verildiği İslâm davasıdır.
Ben, Kârim el-Anadoli'nin savunmasından daha kuvvetlisini işitmedim. Bu genç şehid edildi. Evet, Kârim Anadoli gitti fakat onun ifadeleri, kelimeleri hâlâ zihinlerimizde tekrarlanmaktadır. Kârim el-Anadoli bende bütün el-Ezher ulemasından daha çok etki ve tesir bırakmıştır. Ben de el-Ezher'in hocalarındanım. Doktoramı orada yaptım.
Sizleri yeryüzünün bütün meşayıhları mı yoksa Halid el-İslâmbuli mi daha çok etkilemiştir. Halid..!
İslâm ancak bunun gibi örneklerle zafer bulur. Ey kardeşlerim! Kurbansız zafer olmaz. Mantıklarla, söz oyunlarıyla, aldatmacalarla, dalalet ehli kimselerin yanlarında yer almalarla, takiyye ve istihbarat birimlerine gülümser simalar göstermekle İslâm davasında zafere ulaşılmaz.
şehid r.a Abdullah Azzam. June 14 "İntihar" değil "İstişhad"
09 Eylül 2005 - 23:00:00 Yok "intihar komandosu", yok "intihar eylemi", vesaire... Filistin'deki İstişhad operasyonları ve o operasyonların müsteşhidleri için Türkiye medyası bu türden nitelemeler kullanıyor. Sadece malum medya değil, onun dışındaki duyarlı medyada da bu türden yanlış anlamaya açık bir dil sorunu yaşanıyor. Bu en azından istişhad operasyonlarında hayatlarını feda eden Filistinlilerin hatırasına hakarettir. Çünkü bu gençlerin hemene hepsi de "intihar"ın haram olduğuna inanan, islam'ın temel esaslarını bilen, bu haberleri çala kalem yazanları İslami bilgi açısından ceplerinden çıkaracak kadar iyi bir donanıma sahip olan gençler... Onların İslami bilgi dağarcığı konusunda bir fikir verir diye söyleyeyim: İlkokul mezunu bir Filistinli'nin Kur'an'î bilgisi, Türkiye'deki vasat bir imamın fersah fersah ötesindedir. Yine aynı kişi, daha çocuk yaşta, asgari 300 hadislik bir dağarcığa sahip olur. Bu aldıkları eğitimin doğal sonucudur. Peki, bütün bunlara rağmen, hayatlarını imanlarına şahit kılmak için çok az insanın becerebileceği bir fedakarlık sergileyen bu gençlere "intihar komandosu" olarak nitelemek, en azından onların inançlarına "Fransız kalmak" olmaz mı? Bir kere onlar, topraklarını işgal eden, canlarına kasteden, mallarına ve kutsal tüm değerlerine tecavüz eden saldırgan ve zalim bir güce karşı mazlumiyeti, mağduriyeti, hakkı ve fedakarlığı temsil ediyorlar... Onlara dil uzatanlara sorulacak tek soru var: "Siz hiç öldünüz mü?.." Türk-Yunan savaşında düşman cephaneliğine gizlice dalıp havaya uçuran ve bu arada kendi canını da feda eden Küçük Ali'lerin, Zeyno'ların yaptığı neydi? Onlara "intihar ettiler" diyebilir miyiz? İstişhad, "şehadete davetiye çıkarmak", "kendi kendini şehid etmek" anlamına gelir. Yani "şahid olacağını bile bile, ölüme gitmektir". İntihar İslam'da cezayı, şehadet ise ödülü getiren bir eylemdir. İstişhad ise, ödülü getiren şehadet eyleminin, en zor olanıdır. Peki, mukaddeslerini canları pahasına savunan Filistinli gençlerin bu eylemlerini, şu ayetle nasıl telif edebiliriz "Kendi kendinizi öz ellerinizle tehlikeye atmayınız." (2.195) Bu ayet, daha o zamandan yanlış anlaşılmış ayetlerden biridir. Bu ayetin tefsiri sadedinde Tirmizi ve Ebu Davud'un naklettikleri şu olaya bakın: Emevi hanedanı döneminde Abdurrahman b. Velid komutasında bir islam ordusu Konstantiniyye (İstanbul) üzerine bir sefer düzenledi. Sahabeden hayatta olanlar ve onlardan biri olan Ebu Eyyüb el-Ensari de ordudaydı. İşte bu savaş sırasında müslüman ordusundan bir kahraman kaleye sırtını dayamış olan Rum ordusuna karşı tek başına taarruza geçti. Bu sonucu mutlak ölüm olan bir saldırıydı. Ve tabi ki o zat şehid oldu. Bu durumu gören müslümanlar içerisinden kimileri bu ayeti okuyarak "Vah vah! Kendisini elleriyle tehlikeye attı!" dediler. Orada olan Ebu Eyyub el-Ensari, bu yanlışa anında müdahale ederek dedi ki: "Ey müslümanlar, bu ayet biz Ensar hakkında indi. Allah, Rasulüne fethi ve zaferi ihsan ettiği zaman, biz artık işimize gücümüze bakıp, malımız melalimizle uğraşalım demiştik. Allah işte o zaman bu ayeti indirdi. "kendini tehlikeye atmak" demek, mal sevdasıyla cihadı/mücadeleyi terk etmektir." (Tüm tefsirler) Bizans surları önünde kendini feda eden ilk nesle mensup o müslümanla, İstişhad operasyonlarında can veren Filistinli gençler arasında hiçbir fark yok.
June 05
Kuran’a Karşı Bizim Davranışımız
Ey Müslüman kardeşlerim! Dünya için bir talih eseri mi diyelim, bir İlâhi nimet mi diyelim, müslümanların elinde bulunan Kur'an-ı Kerim'in tamamen Allah Kelâmı olarak mahfuz kalmış olması ve her ceşit tahrifattan, değiştirmelerden pâk ve temiz bulunmasıdır. Hak Teâla'nın kendi Hak Resulû'na (as) vahy ile göndermiş olduğu kelam. aynen, harfi harfine, noktası noktasına, herekesi herekesine, hiç bir değişikliğe ve bozulmağa maruz kalmadan, biz müslümanların eline ulaşmıştır. Fakat dünyada şimdiki zamanda ve hatta bundan evvelki çağlarda da bir hayli talihsiz ve nasibsiz müslümanlar vardır ve gelip geçmişlerdir. Bu müslümanlar Allah'ın kelâmını aynen kelimesi kelimesine, hiç bir değişikliğe maruz kalmadan, ellerine geçirmişlerdir. Ellerinde bulunan bu kitabın binlerce, saymakla bitmeyen, haddi hesabı olmayan nimet ve bereketinden de mahrum kalmışlardır. Kur'an-ı Kerim, kendilerine şunun için gönderilmiştir ki, bu kitabı okusunlar, anlasınlar bu kitabın bildirdiği gösterdiği yoldan gitsinler bu kitabın isteği üzerine amel eylesinler, işlerini buna göre tanzim kılsınlar, yaşayış yollarını buna göre çizsinler yaşayışlarının her sahasında bu kitabı önder bilip, buna göre işlerini düzene koysunlar. Kur'an-ı Kerim, müslümanlara kuvvet ve kudret vermek için. müslümanları yükseltmek için gelmiştir. Kur'an-ı Kerim, insan ferdlerini yer yüzünde Hakk'ın hakiki halifesi kılmıştır. Tarih de şahiddir ki bu halifeler Kur'an'ın gösterdiği hidayet yolunu tutup gittikleri müddetçe, hakikaten dünyanın önderliğini, dünyanın rehberliğini dünya milletlerinin yöneticiliğini ellerinde bulundurmamalardı. Fakat ne yazık ki, şimdi Kur'an-ı Kerim'i ellerinde bulunduranlar için aşağıda söyleyeceğimiz hususlardan başka bir işe yaramamaktadır.
Kur'an, bu kitabı, evin bir rafına, bir köşesinde yüksekçe bir yere yerleştirirler, yahut da cüz' içine koyup da bir tarafa asarlar ki, cinler periler, kötü ruhlar gelip de evi basmasınlar, ev halkına kötülük etmesinler. Yani cinler ve bunun gibi nesnelerden korunmak için kullanılır. Yahut da Kur'an-ı Kerim'in âyet-i celilelerini bir kâğıda yazıp boyunlarına asarlar, veya safranla yahut da benzeri kâselere yazıp yıkayıp içerler. Veya, ne dendiğini ne söylendiğini hiç de bilmeden, hiç anlamadan, bir kaç ayet, bir kaç cüz' ezberlerler, papağan gibi anlamadan tekrar tekrar okurlar da geçerler ve bundan da sevap kazandıklarını anlarlar. Bunları ve bu gibi şeylerin hepsini de yaparlar, hepsine de inanırlar; ancak şuna inanmak istemezler ki Kur'an-ı Kerim, hayatta ve yaşayışta bir örnek, bir hidayet rehberi olsun diye gönderilmiştir! Bu bedbaht kimseler şunu da sormazlar ve sormak külfetine de katlanmak islemezler ki, acaba kendilerinin inançları, akideleri neler olmalıdır ve nelere inanmaları lâzım geliyor? Kendilerinin tutmuş oldukları işler, ameller nedir ve neler olmalıdır? Kendilerinin ahlâkı, davranışları nelerdir ve neler olması icab eder? Alış verişleri nasıldır? Ne durumdadır? Dostluk veya düşmanlık hususunda Hak Teâla'nın göstermiş bulunduğu yoldan mı giderler, yoksa kendi bildiklerini mi okurlar? Yine şunu da bilmezler ve öğrenmek istemezler ki bunların diğer Hak kullarına ve kendi nefislerine karşı vazife ve hakları nelerdir? Acaba, bunlar bu hakları hakkıyla ödeyebiliyorlar mı? Bu vazifelerini yerine getiriyorlar mı? Düşünürler mi ki, acaba kendileri için hak nedir? Batıl nedir? itaat etmek boyun eğmek ne demektir? İtaatsiz olmak boyun kaçırmak da nedir? Şunu da yine bilmezler ve bilmek de islemezler ki bizim kimlerle yakınlığımız olmalıdır? Kimlerden uzak kalmamız icab eder? Bizim dostlarımız kimlerdir? Düşmanlarımız da yine kimlerdir? Bizim için hürmet ve izzet, kuvvet ve kudret elde eylemek zorunda neler yapmak gerekir? Mezellete düşmemize, alçak duruma geçmemize sebep nedir ve nelerdir. Bizim menfaatimiz nelerden ibarettir. Zararlarımızın sebebleri ise nelerdir? Bu saydıklarımızın hepsinin cevabını, müslümanlar bir zamanlar Kur'an-ı Kerim'den arayıp da bulurlardı? Ne yazık ki. şimdi, bu kitabı bırakmışlardır kendi keyiflerine tabi olmuşlardır. Bu kadar da değil, kâfir ve müşrik, sapıkların yolunu tutmuşlar, şaşırmışların, garazkar kimselerin peşine takılmışlardır, kendi nefislerinin şeytanına uymuşlardır, yukarıdaki lüzumlu soruların cevaplarını nefislerindeki bu şeytandan sorup öğreniyorlar, bu Şeytan'ın gösterdiği yolu tutup, o yoldan yürüyorlar. Bunun için Hakk'ı bir tarafa bırakıp, Batılın peşine takılmışlardır. Sonuç bunun hükmünce hareket ediyorlardır. İşte bunun neticesi de şu olmuştur, görüyoruz: Hindistan'ın hâlini, Çin'i, Cava'yı Filistin ve Suriye'yi, El-Cezayir ve Fas'ı ve diğer ülkeleri. İşte her tarafta da yapılanların cezası meydanda. Kur'an-ı Kerim, hayır kaynağıdır. Sizin için istediğiniz gibi dilediğiniz gibi hayır bereket ihsan eder. Siz de bu Mübarek kitabı alıp, yok bilmem cinleri perileri, gul yabanileri kaçırmak için, yahut da sıtmaya yakalanmış bulunan kimsenin sıtmasını durdurmak yolunda veya herhangi bir şekilde adliyede bir davayı kazanmak, yahut da resmi makamlarda bir iş elde eylemek, ve yine, üç kuruşluk bir dairede iki para maaşla iş elde eylemek babında kullanmağa kalkarsınız? Bu muazzam Kur'an-ı Kerim'i böyle değersiz, ucuz, ehemmiyetsiz aşağılık ve alçak isteklere âlet kılarsınız? Eğer bir kimse hakikatle inanarak yer yüzünün hakimiyetini, arş-ı İlâhiye kadar, ulaşmağı Kur'an-t Kerim'den dilemiş olsa, ve dileğini anlayarak bilerek samimiyetle hakkiyle yapabilse mutlaka elde edecektir diyebiliriz. Siz ne yapıyorsunuz. Kendi kabınıza sığdırabildiğiniz kadar, koca denizden bir kaç damla su istemektesiniz. Halbuki, siz böyle su istemesinin yolunu usulünü bilseniz ve hakkıyla bunu isteseniz Deniz sizin için, nehirler ve ırmaklar dolusu dahi vermeğe hazırdır.
Muhterem Kardeşlerim. Biz müslümanlar arasında, Allahü Teâla'nın bu kitabına karşı yapılan zulüm ve haksızlıklar, gülünecek kadar acayip ve şaşılacak kadar garibedir. Başka bir kimsenin böyle yaptığını uzaktan görürsek, katıla katıla güler, göbeğimiz çatlayıncaya kadar da kendimizi gülmekten alı koyamayız. Adamcağızın bu halini görünce hemen «Delirmiştir, tımarhaneye gitmesi icab eder» demekten de kendimizi alıkoyamayız. Şimdi söyleyin bakalım. Bir hekim hastasına bir ilaç reçetesi yazıp verdi. Bu reçetede yazılı ilâçları kullanacaksın diye de bildirdi. Bu adam ne yapacak. Reçeteyi, yeşil paçavraya sarıp, muşambaya tutacak boynuna mı asacak. Yahut da reçeteyi safranlı suda yıkayacak yıkanan suyu mu içecek? Şimdi siz böyle yapan kimseye ne diyeceksiniz? Acaba siz böyle birisini görürseniz onun bu hâline gülmeyecek misiniz? Siz böyle bir kimseye, «Ahmak», Budala, Anlamaz, Avanak demez misiniz? Şimdi gelelim bakalım biz ne yapıyoruz? Hekimlerin hekimi, en büyük hekim bizim hastalıklarımızın nelerden ibaret olduğunu bilmiştir, keşf etmiştir, kendi şifa ve rahmeti ile bizler için eşsiz ve paha biçilmez bir ilâç reçetesi göndermiştir, bu ilâç reçetesine göre hareket edeceksiniz, buna göre davranışlarınızı ayarlayacaksınız o zaman ancak sizin hastalığınız geçer şifa bulursunuz, diye de buyurmuştur, bakınız bizim yaptığımız bu işlere gülmezler mi? Kahkaha atmazlar mı? Biz de kalkıp, bu ilâç reçetesindeki ilâcı kullanmak yerine, reçeteyi beze, mumlu muşambaya tutarak boynumuza asmışız veya yıkayıp da elde edilen suyu reçetedeki ilâç yerine içmeğe kalkmışız. Yani reçetede yazılan ilâcı kullanmıyoruz. Şimdi bize gülerler mi, gülmezler mi? Zamanımızda İnsanların Aşağılık Duruma Düşmelerinin Sebebi Ne ?
|
|
Kardeşlerim! Siz kendi kendinize «Müslüman» diyorsunuz. Siz şuna da iman etmiş bulunuyorsunuz ki, Hak Teâla, müslüman kimselere rahmet nazil kılmaktadır, Fakat biraz gözünüzü açın. Biraz düşünün. Acaba bugün de öyle midir? Hak Teâla'nın rahmeti sizin üzerinize nazil olmakta mıdır? Ahirette ne olacağını da şimdi değil, daha sonra göreceksiniz.
Fakat şimdi gelin de bu dünyadaki, içinde bulunduğumuz dünyaya bir kere göz atalım. İşte şu Hindistan ülkesinde siz aşağı yukarı 90 milyon kadar insansınız. Sizin sayınız o kadar çoktur ki birisi kalkıp da eline bir tarak alsa, saç tarasa taradığı saçlar kadar çoksunuz. Fakat bakınız işte, bu kadar çok müslümanın bir arada bulunduğu bir ülkede hâlâ size kâfirler tahakküm etmektedirler. Siz kâfir bir hükümetin idaresi altında bulunuyorsunuz. İşte bir avuç hâkim, kâfir unsur, sizi istedikleri gibi yöneltiyorlar, istedikleri tarafa çekip götürüyorlar. Siz başlarınızı, hani Allah’tan başkasının karşısında eğilmeyecek olan başlar, şimdi insanların karşısında eğilmekte ve boyun bükmektesiniz. Bir zamanlar, sizin haysiyet ve şerefinize kimsenin el uzatmağa cesaret edemediği izzet ve şerefiniz, bakınız, topraklarla aynı seviyeye gelmiştir. Topraklara dökülmüştür. Hani hep ve her zaman yüksek olan sizin eliniz, şimdi o kadar alçalmıştır ki, kâfirlerin karşısında bir kaç para dilenmek için açılmaktadır. Cahillik, parasızlık, iflâs borçluluk her yerde sizi zelil ve aşağılık kılmıştır. Ne demek? Acaba, Allah'ın rahmeti bu demek midir? Allah Rahmeti böyle mi olur? Bu demek, rahmet değil, Allah'ın kahrının ta kendisidir. Bu da nasıl bir söz, hem müslüman hem de Allah'ın kahrına uğramış olsun? Müslüman bu kadar zelil olsun? Müslüman, gayr-ı müslime köle olsun? Bu imkânı olmayan bir şeydir. Bir şey hem aynı zamanda beyaz olacak hem de siyah olacak? Bu da ne demekmiş?
Mademki müslüman, Allahu Teâla'nın sevdiği kimsedir, Allah'ın sevdiği bu klmse neden dünyada bu kadar zelil ve alçak duruma düşsün? Naûzu billah, acaba bizim Allahımız Zâlim midir? Onun hakkını tanıyan, O'na itaat eden kimseleri, getirip de itaat etmeyen, boyun eğmeyen kimselerin tahakkümü altına versin? Bu şekilde de sizi, itaat ettiniz diye cezalandırsın mı? Eğer siz, Hak Teâla'nın zalim olmadığına imanınız varsa, gerçekten de Hak Teâla'ya inanıyor ve ona itaat ediyorsanız, şunu da biliyorsanız ki, Allah'a itaat etmenin karşılığı mezellet ve alçaklığa düşmek değildir, o zaman şunu da bilmeniz icab eder ki, sizin müslüman olduğunuz iddianızda her ne şekilde olursa olsun bir yanlışlık, bir hata vardır.
Demek ki siz, hakiki ve iyi müslüman değilsiniz. Sizin müslümanlığınız ancak resmi ve hükümet evrakında kayıtlı olan müslümanlıktan başka bir müslümanlık değildir, işte orada hâkim unsur, kâğıtları tanzim ederken sizin adınızın yanı başına da bir müslümandır kelimesi ekler. Acaba Hak Teâla, İngiliz hükümetinin resmi devlet defterleri ve verdiği vesikalarla mı hüküm verecektir ki, bu vesikalarda sizin isminiz müslüman diye kayd edile. Hak Teâla'nın defteri, senedi vesikası yazısı hesabı kitabı başkadır. Siz çalışmalısınız ki, o defterde, o sened ve vesikada sizin isminiz müslüman yazılmış ola. Sizin isminizin yanı başına Allahü Teâla'ya itaat eden kul diye yazıla, itaat etmeyen meyanında yazılmaya.
Hak Teâla size kendi kitabını göndermiş bulunuyor. Siz bu kitabı okuyacaksınız, kendi Sahibinizin kim olduğunu öğrenecek tanıyacaksınız. Ona karşı nasıl itaat edilir, nasıl kulluk yolu tutulur diye bileceksiniz. Acaba siz şimdiye kadar böyle bir işe giriştiniz miydi? Sizi yaratan'ın kim olduğunu, sizin sahibinizin kim bulunduğunu öğrenmek için çalıştınız mıydı? Hak Teâla'nın size indirmiş bulunduğunu bu kitabı okumağa, orada yazılanları öğrenmeğe gayret sarf ettiniz miydi? Hak Teâla, kendi Peygamberini size göndermiştir. Bu Peygamber de size müslüman olmanın yolunu göstermiş, size öğretmiştir. Nasıl müslüman olunur diye de göstermiştir. Acaba siz şimdiye kadar, bu Peygamber'in neler öğrettiğini, neler tâlim ettiğini bilmek için çalıştınız mı? Bu peygamber size neler öğretti. İlk önce dünyada da ahirette de şeref ve onur elde etmenin yolunu öğretti. Acaba siz bu yolu öğrendiniz mi? Öğrendiniz ise, bu yoldan yürüdünüz mü? Hak Teâla açık açık size şunu da bildirmiştir ki, insan hangi işi tutarsa, dünyada da ahirette de izzet ve şeref kasb eder, hangi işi tutarsa dünyada da ahirette de mezellete ve alçaklığa düşer. Acaba siz alçaklığa, mezellete götürecek olan işlerden sakınıyor musunuz?
Söyleyin bakalım, buna ne cevap verebilirsiniz? Eğer siz şuna da inanıyorsanız ki, siz ne Allahü Teâla'nın gösterdiği ve Peygamberinin bildiği yoldan gitmiyorsanız, o zaman artık ne diye müslümanlık iddiasına kalkar da biz müslümanız dersiniz. Hele bir de üstelik müslümanlık ecrini ve mükâfatını istemeğe kalkarsınız? İşte sizin eciriniz de sizin müslümanlığınız gibi verilir. Nasıl siz buçuklu müslümansınız ecriniz de böyle ödenecektir. Dünyada da sizin ecriniz böyledir ahirette de böyle ecir alacaksınız.
Ben daha önce de bilirdim: Müslüman ile kâfir arasındaki fark ancak ilim ve amel iledir. Bundan başka bir fark yoktur. Bir kimsenin müslümanım diyen kimsenin bilgisi ve davranışı (İlim ve ameli) kâfirin ilim ve ameli gibi ise, bu adam kendi kendisine müslümanım demekle tam manasıyla bir yalancıdır. Kâfir, Kur'ânı Kerim'i okumaz, okumamıştır da. Kur'an-ı Kerim'de neler yazılı olduğunu da bilmez. Bilmek için de çalışmamıştır ve çalışmaz. Bir kimse acaba kendi kendisine müslümanım der de Kur'an-ı Kerim'i okumaz ve anlamaz ise, bu adama nasıl müslüman denebilir? Kâfir şunu da bilmez ki. İslâm'ın Peygamberi, Sallallahü Aleyhi ve Sellem, neler buyurmuştur? Neler öğretmiştir? Neler talim ettirmiştir? Peygamber-i Ekrem, Hakk'a ulaşmak için ne gibi yol göstermiş? Hangi yoldan gidileceğini anlatmıştır? Bir kimse, hem müslümanım diyecek, hem de bu yolu, bu gidişi bilmeyecek. Nasıl olur bu iş? Kâfir, Allah rızası olan yolu tutup gitmez, Allah rızasının tersine yoldan gider. Kendi isteği ve kendi düşüncesinin yolunu tutup gider. Müslüman da böyle yapar da kendi bildiğini okursa, kendi düşüncesinin peşine takılırsa, Allah'dan ve Allah'ın gösterdiği yoldan yürümekten sakınmazsa, kendi nefsani dileklerine ve isteklerine bağlı bulunursa, bir de kalkıp «ben müslümanım» (Allah kuluyum) derse acaba bu işde ne kadar haklı görülebilir? Kâfir helâl ile haramı ayırd etmez. Kendi keyfine göre. her hangi bir işde kendisine bir fayda varsa ya da bu işden zevk alacak olursa, hiç çekinmeden bu işe baş vurur, ister bu işi Hak Teâla helâl kılmış olsun, isterse haram, bu işi yapacaktır ve yapar. Müslümanım diyen kimse de böyle hareket ederse ve bu şekilde davranırsa, acaba bu müslümanın kâfirden farkı ne? Maksad şudur, müslüman da kâfir gibi hareket ederse, müslümanın bilgisi de İslâm hususunda kâfir kadar olursa, müslüman da kâfirin yaptıklarını yaparsa, artık böyle bir müslümanın kâfir karşısında fazilet bakımından bir farkı kalır mı? Neden bu müslüman da haşr günü kâfir ile aynı şekilde haşr olmaya? Bu öyle bir ince meseledir ki, bunu gönül huzuru ile, gönül ferahlığı ile düşünmek ve üzerinde durmak icab eder | May 27
Irak İslam Devleti Savaş Bakanlığı Yeni Savaş Taburları Oluşumunu Duyurur
Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla
Hamd en merhametli olan ve alemleri ayakta tutan Allah'adır. Salat ve selam peygamberimiz Muhammed'in, ailesinin ve onun ashabının üzerine olsun.
Yüce Allah buyuruyor ki:
"Sizler de onlara karşı gücünüzün yettiği her çeşit kuvvetten savaş için beslenen atlardan hazırlayın; onunla hem Allah'ın düşmanı hem sizin düşmanınızı, hem de sizin bilmediğinizi fakat Allah'ın bildiği diğer düşmanlarınızı korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız mükâfatı size tamamen ödenir ve hiç zarara uğramazsınız." [Enfal: 60]
Ümmetimize savaş bakanlığının harp teknikleri hususunda son derece uzman, yetişmiş özel taburlar oluşturduğunu müjdeleriz. Bu taburların görevleri aşağıda sıralanmıştır:
1. Düşmanın Anbar'da, Musul'da, Diyala'da ve diğer vilayetlerdeki üslerini vurmak.
2. Düşmanın arka hatlarında gedikler açmak.
3. Salim Zakum'un yok edildiği 'Parlamento Operasyonu'nda olduğu gibi düşmanı kalbinden yarmak
4. Hedefleri kaçırmak
Allah'ın düşmanlarıyla, haça tapanlarla ve Mürtedlerle olan savaşımız bu günlerde zirve noktasına ulaşmıştır ve Irak İslam Devleti'nin askerleri Allah'ın yardımıyla onlarla savaşını sürdürmektedir. Ey İslam Ümmeti! Dualarınızda Irak İslam Devleti'ni unutmayınız.
Ey Allah'ım! Kindar şiileri, siyonist haçlıları ve onların destekçilerini yok et. Onların gereçlerini müslümanlara ganimet et. Ey Allah'ım! Onları yok et…
Ey Allah'ım! Gök Sen'in göğündür, arz Sen'in arzındır ve deniz Sen'in denizindir. Ey Allah'ım! Onların gökyüzündeki uçaklarını düşür, onların arzdaki güçlerini yok et ve onların denizlerdeki gemilerini batır…
Ey Allah'ım! Firavun'a ve kavmine yaptığın gibi onlara misilleme yap ve onlara eza ver. Ey Allah'ım! Onların memleketlerine sel taşkınları ver, onlara fakirlik ver, açlık ver ve onları küçült, Ey Allah'ım! Onları hezimete uğrat, yok et, Sen kaviysin, azizsin.
Allah En Büyüktür!
"İzzet; Allah'ın, Rasulü'nün ve Mü'minlerindir. Fakat Münafıklar bilmezler!" [Münafikun: 8]
Enformasyon Bakanlığı Irak İslam Devleti 27 Rabiu'l-Ahir 1428 14 Mayıs 2007
Ensar Es-Sünne Ordusu'ndan (Sünnetin Destekçileri Ordusu) Irak İslam Devleti'ndeki Kardeşlerine
Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla
Hamdın tümü Allah'adır. Ve Allah'ın rahmeti Peygamberimizin, ailesinin ve ashabının üzerine olsun.
Yüce Allah buyuruyor ki:
"Allah yolunda savaş! Sen ancak kendi yaptığından sorumlusun. Müminleri de savaşa teşvik et. Umulur ki, Allah kâfirlerin gücünü kırar. Hiç şüphesiz ki Allah kuvvet ve kudretçe çok daha güçlü ve cezası daha çetindir." [Nisa: 84]
Irak'ta başardıklarınızdan Dünyadaki her sevgili müslümanın hoşnut olduğu gibi bizler de memnunuz, ki sizler; arka arkaya düşmanı yaraladığınız ve şaşırttığınız yeşil bölgedeki mübarek parlamento operasyonundan, üç haçlı askeri esir ettiğiniz operasyona ve ardı sıra Musul ve diğer yerlere kadar mübarek operasyonlar gerçekleştirdiniz. Sizleri yaptığınız bu kahramanca operasyonlardan dolayı kutluyor ve yüce Allah'tan sizlere kafir düşmanı alt etmeniz ve Allah'ın dinine yardım etmeniz için düzenleyeceğiniz operasyonlarda başarı vermesini niyaz ediyoruz.
Ayrıca sizlerin resmi sözcünüz Şeyh el-Caburi kardeşin şehadetini tebrik ederiz, Allah onun ruhuna merhamet etsin ve onu cennette peygamberler ve inananlarla biraraya getirsin.
Allah En Büyüktür! İzzet; Allah'ın, Rasulü'nün ve Mü'minlerindir!
Medya Bölümü Ensar Es Sünne Ordusu 29 Rabiu'l-Ahir 1428 16 Mayıs 2007
|
|
"Sizin Allah'tan başka ibadet ettikleriniz Allah'ın kendileri hakkında hiç bir ispatlayıcı delil indirmediği sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başka birşey değildir. Hüküm yalnızca Allah'ındır. Allah ancak kendisine ibadet etmenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak insanların çoğu bilmezler" (Yusuf Sûresi, 12/40)
Sizin uydurmuş olduğunuz sözkonusu bu sahte ilahların tamamı - ister bir insan olsun, ister ruhlardan, şeytanlardan veya meleklerden, yahut da Allah'ın emrine tabii olan güneş, ay ve yıldızlar gibi evrensel kuvvetler türünden olsun- rububiyet noktasında en ufak bir güce bile sahip değillerdir. Rububiyet hakikati ile bu uydurma ilahlar arasında hiç bir ilişki yoktur. Rububiyet sadece tek ve herşeyden üstün olan, kulların yaratıcısı Allah'a aittir. Lakin farklı sistem ve ortamlara mensup olan bazı insanlar bu sahte ilahlara isimler takarak onlara çeşitli sıfat ve özellikler yüklemektedirler. Bu sahte rablara, izafe edilen özelliklerin ilkide hüküm koyma ve otorite yetkisi vermedir. Oysa Allahü Teala onlara ne bir hüküm yetkisi vermiş ne de böyle bir selahiyet tanımıştır.
"Hüküm yalnızca Allah'ın'dır. O ancak kendisine ibadet etmenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Ancak insanların çoğu bilmezler"
Hüküm koymak ancak ve ancak Allah'a aittir. Uluhuyetin sadece O'na ait olması sebebiyle hüküm koymak ve hükümranlıkda sadece O'na aittir. Çünkü hakimiyet ilahlığın temel özelliklerindendir. -İster fert olsun isterse bir sınıf, bir parti, bir grub, bir millet, isterse de milletler arası bir örgüt altında tüm insanlar olsun- kim hakimiyetin kendi tekelinde olduğunu ileri sürerse herşeyden önce ilahlığın, uluhiyetin temel nitelikleri bakımından Allah'a savaş açmış demektir. Bu noktada hakimiyet yetkisini kendi üzerinde görerek Allah'a savaş açanlar, Yüce Allah'ı apaçık bir biçimde inkâr etmişler ve kafir olmuşlar demektir. Böyle bir kimsenin küfrü, dinin kat'i hükümleriyle sabittir. Böyle bir kimsenin kafir olması noktasında sadece bu ayet bile yeterlidir.
Kişiyi dosdoğru dinin çerçevesinin dışına çıkaran, uluhuyetin temel niteliği noktasında Allah'a savaş açmak konumuna getiren böyle bir iddia için kişinin ille de Firavun misali "Sizin için kendimden başka bir ilah tanımıyorum" veya "Sizin en büyük Rabbiniz benim" demiş olması asıl şart değildir. Kişinin sadece Allah'ın şeriatını geçersiz hale getirmesi, hüküm noktasında Allah'ın şeriatının dışında başka temellere dayanması, tatbikatta ve gerçek hayatta Allah'dan başkasına hüküm yetkisi verip onu söz sahibi kabul etmesi...
İşte tüm bunların kişiyi yukarıda değindiğimiz türden bir iddia sahibi yapması için yeterlidir. Bunu yapan tüm millet veya küçük bir grub insan olsa bile değişmemektedir.
İslam toplumunda ümmet Allah'ın şeriatını uygulaması için kendisine bir idareci seçerek O'na yetki verebilir. Ancak bu hakimiyet yetkisinin ümmetin elinde bulunduğu anlamına gelmez. Tam aksine hakimiyetin kaynağı sadece Allahü Teala'dır. Ancak birçok İslam araştırmacısı bile yönetme işlemi ile otoritenin kaynağını birbirine karıştırmaktadırlar. İnsanlar sadece ve sadece Allah'ın şeriatında bildirdiği hükümleri uygulamak zorundadırlar. Allah'ın şeriatında yeralmamış bir hükmün ne doğruluğundan ne de meşruluğundan hiç söz etmeden...
Yalnız unutulmaması gerekir ki insanlar bir bütün olarak hakimiyet yani hüküm koyma yetkisine sahip değillerdir.
"O yalnız kendisine ibadet etmenizi emretmiştir"
Ayetteki bu açıklamayı Kur'an dilini bilen bir arabın anladığı gibi anlayabilmemiz için sadece Allah'a özgü olan "ibadetin, kulluk etmenin" içeriğini iyice kavramamız gerekmektedir.
Ayette kulluk etmek kelimesini ifade etmek için kullanılan A-BE-DE fiilinin lügatteki anlamı itaat etmek, boyun eymek, kendisinin küçüklüğünü kabul etmek demektir.
Başlangıçta bu kelime, dinin gereklerini yerine getirme anlamını ifade eden ıstılahtaki anlamıyla değilde sadece lügatteki anlamı ile kullanılmakta idi. Zaten bu ayetin ilk indiği sıralarda dinin gerekleri -ıstılahtaki anlam- tamamen bildirilmemişti. Bilahere ıstıhladaki manası lugattaki manayı ihtiva eder bir mahiyette vücuda gelmişti.
Bu kelime ile anlatılmak istenen ise sadece Allah'a boyun eğmek, gerek kulluk noktasında, gerekse yasa ve ahlaki davranışlar açısından yalnız Allah'a itaat etmek, ve sadece O'nun emirlerini benimsemektir. Dolayısı ile ibadetin göstergesi tüm bu konularda sadece Allah'ın önünde eğilmektir. Zira Allahü Teala yarattıklarından herhangi bir kimseye değil sadece kendisine ibadet edilmesini -kulluk yapılmasını- istemiştir.
İbadet kelimesinin içeriği bu şekilde iyice kavradıktan sonra Hz. Yusuf'un, Hakimiyeti sadece Allah'a has kılmayı, niçin Allah'a ibadet etmekle açıkladığını daha iyi anlıyoruz. Zira gerek insanların yaşamında gerekse varlıklar düzeni için kaderde belirlediği karşı konulmaz hükümlerinde veya insanların yaşamlarına ilişkin hükümlerde, yetkinin Allah'dan başkasına ait olması durumunda O'na ibadet edebilmek, O'na itaat edip boyun eğebilmek gerçek anlamda mümkün değildir. O'na ibadet etmek, O'na boyun eğebilmek ancak ve ancak O'nun tüm hükümlerinin benimsenmesi ile olur.
Şimdi burada bir kez daha tekrarlıyoruz. Bu dinin kesin bir hükmüdür ki hakimiyeti kendisine izafe eden kimse Allah ile mücadele etmeye kalkışmış ve Allah'ın dininden çıkmış ebedi cehennemlik olan kafirler zümresine ilhak olmuştur. Zira böyle bir tavır sergileyen kimse sadece Allah'a ibadet etme çizgisinden uzaklaşmış ve şirk koşmuştur...
Ayrıca böyle bir tavır sergileyenlerin bu iddialarında haklı olduğunu düşünenler, böyle bir kimseye itaat edenler, onların emirlerinde tabii olup kalplerinde de olsa buğz ve düşmanlık göstermeyenler...
Bunlarda Allah'ın dinini din edinmemişler ve Allah'a şirk koşmuşlardır. Hakimiyet noktasında Allah'a savaş açanlarla, onlara tabii olanların küfür ve şirkleri Allah'ın terazisinde aynı ağırlıktadır.
Hz Yusuf dosdoğru dinin, hakimiyet yetkisini yalnız Allah'a vererek O'na ibadet etmek olduğunu beyan ediyor.
"Dosdoğru din işte budur..."
Bu sözlerde artık bir sınırlama, getiriliyor. Hükmü yalnız Allah'a has kılmak ve böylece O'na ibadet suretiyle gerçekleşen bir din. Bundan başkada dosdoğru bir din yoktur.
"Ancak insanların çoğu bilmezler"
Dini bilmeyen cahil kimseler oldukları içindir ki bu dosdoğru dine tabi olamamaktadırlar. Bu cahillerin cehaletlerinden dolayı ne iman etmeleri ne de bu dine tabii olmaları kendilerinden beklenebilir. Dinin bu noktada aslını ve mahiyetini bilmeyen bu insanları dosdoğru din olan Allah'ın dinine nispet etmek ne akla sığar ne de gerçeğe uygun düşer. Bu hususta bu kimseleri Allah'ın dinine nispet edip hatalarının faturasını da cehaletlerine bağlamak geçerli bir mazeret değildir. Dini bilmemeleri işin ta başında müslüman olmalarına en büyük engeldir. Sonuçta bir şeye inanmak o şeyi bilmenin bir parçası olup aklında mantığında pratiği budur. Hatta bu mantığında ötesinde son derece açık ve ortadadır.
Hz. Yusuf gayet net ve aydınlatıcı birkaç cümle ile bu dinin temel niteliklerini, bu inanç sisteminini prensiblerini mükemmel bir biçimde çizmiş bulunuyor. Diğer taraftan cahiliyye sisteminin temellerini de sarsmış durumda...
Yeryüzünde kulun kula ibadet etmesi şeklinde tezahür eden bir putpereslik sistemi vardır. Kendi kendini ilahlaştıran bazı kimseler -doğru olan ifadesi ile "Tağut" lar- ilahlığın temel niteliği durumundaki rablik iddiasında bulunmadıkça yeryüzünde varlıklarını sürdüremezler.
Bu amaçla "Tagut" ; halk yığınlarını kendi buyruğu ve hükmüne tabii etme; kendi düşünce ve yasalarına boyun eğdirebilme çabasındadır. Dolayısı ile kendilerinin ibadet edilmeye layık olduklarını iddia eder ve halkında kendilerine uymasını isterler. Bunu dilleri ile ikar etmeseler bile yapmış oldukları uygulamaları bu noktada sözden daha güçlü bir kanıt ve gösterge durumundadır.
Tağutlara itaat etme şeklinde tezahür eden bu tür putperestlik insanların kalblerinde dosdoğru din ve berrak bir inançtan eser kalmadığı zaman ortaya çıkar. Hakimiyet yetkisini sadece Allah'a veren toplumlarda böyle bir putperestlik türünden söz bile edilmez. Zira bu toplumlar ibadetin sadece Allah'a yapılması gerektiğini; ibadetin hükme tabi olmak anlamına geldiğini; bununda aslında kulluğun bir göstergesi olduğunu iyice kavramışlardır. Böyle insanların meydana getirdiği toplumların vicdanlarında din bu şekilde yer ettiği için Tağut'ların bu toplumlarda varlığını sürdürmesi asla mümkün değildir.
"Dosdoğru dîn işte budur. Ancak insanların çoğu bilmezler."
| April 18
|
Türkiye'de faaliyet gösteren bir siyasi parti "Filistin'e destek mitingi" tertipliyor. Bizler bu mitinge katılıyoruz. 10 binlerce insan bir meydanda toplanıyorlar. Bunca insan toplanıp ne yapıyorlar?
MİTİNGLERİN SONUÇLARI
İsrail'in Lübnan'ı işgal etmesine karşılık biz bunu yapıyoruz. Sonra bağırıyoruz, sloganlar atıyoruz, pankartlar açıyoruz, İsrail konsolosluğunun önüne siyah çelenk bırakıyoruz, oturma eylemi yapıyoruz, susma eylemi yapıyoruz, bağırma eylemi yapıyoruz, yürüme eylemi yapıyoruz, açlık grevi yapanlar oluyor...
Soru 1 : Peki bu eylemler neticesinde İsrail'e ekonomik ve askerî açıdan ne gibi zararlar verilmiş oluyor? İsrail bütçesine kaç U.S.D. (Amerikan Doları) zarar veriyor bu eylemler? Veya kaç İsrail askeri ölmüş oluyor?
Soru 2 : Müslümanların cephesine ne gibi menfaatler dokunuyor? İsrail bombardımanında ölen bir Lübnan'lı (veya Filistin'li) çocuğun intikamı, o çocuğun ailesine veya devletine veya oradaki bir sivil toplum kuruluşuna para göndermek midir? Yıkılan evleri tekrar imar etmemiz bir intikam mıdır?
İSRAİL'E ZARAR VERMEYEN HER EYLEM İSRAİL'İN PLANININ BİR PARÇASIDIR
İsrail'in yıktıklarını tamir etmek bir intikam değil, aksine İsrail buldozerlerinin (tanklarının) arkasından inşaat malzemeleriyle yürüyüp o yıkıntıları tamir etmektir. Yani İsrail yıkacak, biz tamir edeceğiz öyle mi? İsrail bozacak, biz onun yevmiyeli işçisi gibi peşinden düzelteceğiz, bu mudur yani? Bu resmen bir işbirliğidir. İsrail'e işçilik yapmaktan ibarettir.
MİTİNG ve BENZERİ ORGANİZASYONLAR BİR MÜCADELE METODU DEĞİLDİR
Lütfen sözlerime kızmadan bir kere düşünün. Bu sözleri sizin çok sevdiğiniz bir kardeşiniz söylüyor olarak dinleyin. Yaptığımız eylemler İsrail'in arzuladığı, olmasını istediği eylem çeşitleridir. Yeryüzünü fesada vermenin cezası olarak her ülkede mevzilenen Müslümanların sözcüleri ortaya çıkıp "haydi Müslümanlar! Meydanlara" çağrısı yapıyorlar. İnsanları meydanlara topluyorlar, sanki bir cihad havasında geçen mitinglerde insanların gazı alınıyor, öfkeleri toprağa veriliyor, sinirleri yatıştırılıyor, sanki gerçekten Allah katında faydalı bir iş yapmışcasına tatmin duyguları rahatlatılıyor ve sonra akşam televizyon karşısına geçip yaptıklarını seyretmenin hazzı yaşatılıyor. Bakın dikkat edin! Bunu yapan bir insan "artık ben görevimi yaptım" psikolojisi içerisine giriyor ve cihada katılmıyor, cihada katılanlara destek de vermiyor (verenler vardır, fakat çoğunluk bunu yapıyor)
Kısacası sonuçta İsrail'in istediği şey oluyor. Yani insanlar İsrail'in malına ve canına bir zarar vermeden sakinleştiriliyorlar. Ne bir İsrail konsolosluğu yakılıyor, ne de İsrail'e ait bir taş yerinden oynatılıyor. Silahsızlandırılmış HAMAS hükümetine destek verip Demokrasiye yardım etmekten başka bir ekonomik işlem de gerçekleştirilmiyor artık.
Gözümüzü açalım ve zarar vermenin yolunun vurmak ve saldırmaktan geçtiğini iyice anlayalım. Yani şu an 1 milyon kişi çıksın ve Bush yönetimine küfretsin. Milyonlarca defa söğsünler ve milyonlarca kere bağırsınlar. Söyler misiniz Bush'a kaç YTL'lik zarar verilmiş olur?
Peki ya bu 1 milyon kişi sadece bir çakıl taşı atsalar, o taşlar dağ olup Amerika'nın hayatına son vermez mi?
Veya meydanlarda toplanan bu 1 milyon kişi, 10'ar kişilik gruplar oluşturup, her birisi sadece 1 İsrail vatandaşını yakalayıp öldürseler, İSRAİL KÖPEK OLUP YAPTIKLARINDAN VAZGEÇMEZ Mİ?
Vallahi binlerce sene boyunca miting ve bağırma eylemi yapsanız, vallahi bir sonuç alamazsınız, billahi bir sonuç alamazsınız. Sahabeler böyle yapmadılar. Sahabe-i Kiram meydanlarda toplanıp bağırmadılar. Bu Rasulullah'ın (asv) Sünnetine aykırıdır. Böyle bir eylem, böyle bir hareket yapmamış ve yaptırmamıştır. Lütfen artık uyanalım. Şu an Türkiye'de gençlerin çoğu olan biteni forumlardan takip etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Halbuki bu gençler içerisinde nice Mus'ab Bin Umeyr'ler var. Nice Muhammed Bin Mesleme'ler ve Usame Bin Zeyd'ler var. Allahu Ekber..
|
|
| |
|
ali
Teğmen  OfflineMesaj Sayısı: 30
|
|
« Yanıtla #1 : Nisan 15, 2007, 02:52:14 pm »
| Alıntı |
Bu yazıyı sinepuryan'ın miting çağrısına misilleme olsun diye asla yazmadım. Böyle bir yazıyı zaten kaleme alacaktık, tevafuk etti. Kardeşim sakın yanlış algılamasın. Selamlar.
|
|
| |
|
| sinepuryan
|
|
« Yanıtla #2 : Nisan 16, 2007, 02:42:36 am »
| Alıntı |
Allah c.c. razı olsun ali kardeşim . Miting gösteri vs taraftarı değilim ..Sebebinide güzelce izah etmişsiniz .. Aynı kelimeleri yazmayı düşünüyordum . "Yeryüzünü fesada vermenin cezası olarak her ülkede mevzilenen Müslümanların sözcüleri ortaya çıkıp "haydi Müslümanlar! Meydanlara" çağrısı yapıyorlar. İnsanları meydanlara topluyorlar, sanki bir cihad havasında geçen mitinglerde insanların gazı alınıyor, öfkeleri toprağa veriliyor, sinirleri yatıştırılıyor, sanki gerçekten Allah katında faydalı bir iş yapmışcasına tatmin duyguları rahatlatılıyor ve sonra akşam televizyon karşısına geçip yaptıklarını seyretmenin hazzı yaşatılıyor. Bakın dikkat edin! Bunu yapan bir insan "artık ben görevimi yaptım" psikolojisi içerisine giriyor ve cihada katılmıyor, cihada katılanlara destek de vermiyor (verenler vardır, fakat çoğunluk bunu yapıyor)"Hem uslubunuz bana reelden tanıdık gibi geldi  ... Neyse şimdilik baki selam ve dua ile.
|
Elde Kur'an gibi bir mucize-i Baki varken, Başka burhan aramak aklıma zaid görünür Elde Kur'an gibi bir burhan'ı hakikat varken, Münkirleri ilzam için gönlüme sıkletmi gelir? Zülfikar Mecmuası | |
|
| dexigner
|
|
« Yanıtla #3 : Nisan 16, 2007, 08:48:34 am »
| Alıntı |
Allah razı olsun Ali kardeş. Çok yerinde bir konuya değinmişsiniz. Dünyanın çeşitli bölgelerinde ölen müslüman kardeşlerimizin intikamı sazla sözle alınmaz. Namusları zorla elinden alınmış bacılarımızın intikamı meydanlarda mitinglerle, halk yürüyüşleriyle, sempozyumlarla, televizyondaki "bir lübnan'lının yaşam öyküsü" bilmem nesi ile olacak işler değil. Kanımıza kan, canımıza can isteriz. İzzet ve şeref sahibi her müslüman erkeğin bu bilinçte olması gerekir. Sakallarına kurban olduğumuz rahmetli Şeyh Dr. Abdullah Azzam'ın sözlerini birkez daha hatırlayalım inşaallah, çünkü o bu durumu müslüman kadınlar için ayrı, müslüman erkekler için ayrı izah ediyor. Ey Müslümanlar!Uykunuz çok uzun sürdü. Bağiler, azgınlar sizin topraklarınızın her tarafına üşüştüler. Şairin şu beyitleri ne anlamlıdır: Zillet içinde uzundur uyuduğumuz, Nerede arslanca haykırışlar? Azgınlar çetesi kartal kesildi. Bizse, zincirlere vurulmuş köleyiz. Kölenin zincire boyun bükmesidir, hor, hakir, Yoksa demirin ona vurulması değildir. Ne zaman bu zincirlere kıyam edeceğiz? Ne zaman kıyam edeceğiz bu zincirlere? Müslüman kadınlar sakın rahat ve lüks düşkünü olmayınız. Çünkü rahat ve lüks cihadın düşmanıdır. Çünkü rahat ve lüks beşerin ruhunu telef eder. Temel ihtiyaçlarınızdan fazla şeylerden uzak durunuz. Zaruri şeylerle yetininiz. Çocuklarınızı ağır şartlara, yiğitliğe, kahramanlığa ve cihada alıştırınız. Bu esaslar üzere eğitiniz. Evleriniz arslan inlerini andırsın. Tağutlar tarafından boğazlansın diye, yiyip semiren tavukların kümesi olmasın. Çocukların kalbine cihad sevgisini, cihad tohumlarını ekiniz. Yiğitlerin meydanlarında at koşturmak, savaş alanlarında at koşturmak arzularını, aşkını yerleştiriniz.Peygamber Efendimiz hadis-i şerifinde şöyle buyurmuşlardır: "Zaman gelecek ki aç ve obur insanların yemek kabının üzerine üşüştükleri gibi diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir." Sahabeler: "Ey Allah'ın Rasulü! Bu bizim azlığımızdan mı olacaktır?" diye sorunca, Rasulullah: "Hayır, bilakis sizler çok olacaksınız, fakat sel üzerinde giden çerçöp gibi olacaksınız" (Ebu Davud, Kitâbu'I-Melahim, bab 5 h.no: 4297) demiştir.Akan suyun üzerindeki çerçöpü ve köpükleri gördünüz mü? Milyonlarca olsalar dahi hayatta bir kıymetleri yoktur. Bir milyar dahi olsa onun hayatta hiçbir değeri yoktur. Halbuki bir milyar sinek bir kente hücum etse oranın konumunu değiştirir değil mi? Şayet bir milyar kertenkele bir bölgeye üşüşseler orayı yer, tüketirler. Öyle değil midir? Vallahi keşke müslümanlar da en azından bir kertenkele kadar olsalardı... Kâfirleri yer, onları tehdit eder, varlıklarını sarsarlardı... Keşke savaşmayan bu insanların sakalları ot olsaydı da mücahidlerin atlarına yedirseydik.
Dr. Abdullah AZZAM
|
| |
|
| salihbey
|
|
« Yanıtla #4 : Nisan 16, 2007, 06:43:27 pm »
| Alıntı |
Sakalları ot olsaydı da ... ve badem bıyıkları...  Dr.Abdullah Azzam Allah cc razı olsun senden... | | | April 12
Cihad Farz-ı Ayn'dır
Ey kardeşlerim! Şüphesiz cihad Endülüs'ün ilk kenti Ferdinand'ın ve İzabella'nın eline düştüğü günden beri takriben 600 seneden beri farz-ı ayndır. Ve tekrar İslâm beldelerinin her karış toprağı kurtarılıp üzerinde la ilahe illallah sancağı dalgalanıncaya kadar cihad farz-ı ayn olmaya devam edecektir. Dava Afganistan davası ya da Filistin davası değildir. Her ne kadar bu davalar İslâm'ın önde gelen davalarındansalar da ve her ne kadar Filistin davası İslâm âleminin ilk davası ise de, savaş şu anda Afganistan'da şiddetlenmiştir ve bizler, Allah bizimle düşmanlarımız arasında hükmedinceye kadar Afganistan'da savaşacağız. Sonra iş burada bitmiyor. Farz-ı ayn son bulmuyor. Cihad için inşaallah diğer ücra yerlere geçeceğiz. Allah'ın mübarek kıldığı Filistin'e veya başka bir yere geçeceğiz. Ve bu işin arkasını bırakmayıp devamlı sürdüreceğiz. Çünkü cihad farizası namaz ve oruç gibi farz-ı ayndır. Nasıl ki namaz insandan ancak öldüğü zaman sakıt olur ise, cihad farizası da aynı şekilde insan ancak öldüğü zaman düşer. Yine nasıl ki insan aziz ve celil olan yüce Allah'ın huzuruna çıkıncaya kadar oruç tutması üzerine farz ise ve sadece hastalık anları müstesna bırakılmış ise, cihad farizası da aynı şekildedir. İnsandan ancak üç mazeret ile sakıt olur. Yüce Allah bunu Kur'ân-ı Kerim'inde zikretmiştir: "(Cihada katılmamaları yüzünden) köre herhangi bir günah yoktur; topala bir günah yoktur; hastaya bir günah yoktur..." (Fetih, 17)
İşte yüce Allah bu üç kimseyi cihaddan müstesna kılmıştır. Bu üç sınıfın dışındakilere cihad farz-ı ayndır.
Bana bir genç gelerek: "Ben tıp fakültesinde öğrenciyim, filan üniversitedeyim, birinci sınıfı bitirdim" dedi. Üniversitede takdir almış, ailesi içinde saygı gören bir gençti. Dedi ki: "Ben birinci seneyi veya ikinci seneyi bitirdim. Ne dersin? Ben gelip cihada mı katılayım, yoksa tıp fakültesini mi bitireyim?" Ben de ona dedim ki: "Ben Kur'ân ve Sünnet'i taradım. Doktor olana cihad etmemede bir zorluk yoktur" diye bir şey bulamadım. Tıp Fakültesine girmenin kişiyi cihada katılmaması için mazur kalacağını herhangi bir yerde bulamadım. Buna rağmen bir takım insanlar mühendislik fakültesine girmeyi bir gerekçe göstererek cihaddan geri kalmış ve Allah yolunda cihada katılmamış olmayabilirler. Bazı insanlar cihadın sadece işsizler için bir ibadet olduğunu zannediyorlar. Suudi Arabistan'da oturma izni alamayan, iş bulamayan yahut polis tarafından kovalanıp kamyonlara yüklenerek çeşitli yerlere götürülen vb. insanlara cihadın farz olduğunu zannederler. Buna mukabil bir şirkete başkanlık yapan veya belli bir müessese açan, hatta bakkal çalıştıran veya basit bir ticaret yapanın cihada gitmesindense, işini yürütmesinin daha evlâ olduğunu zannederler.
Ey kardeşler! Kim ticarethanesini, şirketini, üniversitesini, vazifesini veya bakanlığını hatta başbakanlığını Allah yolunda cihad etmeden daha önce görecek olursa onlar yüce Mevlâ'nın şu kelamını çok iyi dinlesin ve kendilerinin ne halde olduklarına karar versinler: "De ki: babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız evler, eğer size Allah'tan, Rasulü'nden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli geliyorsa, Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah,fasıklar güruhuna hidayet etmez." (Tevbe, 24) "Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin..." Âyet-i kerimedeki "bekleyin" ifadesinin manası nedir? Adeta yüce Allah birisi için. "Sabret, sana ne yapacağımı ben göstereceğim" demekte ve cezayı zikretmeksizin onu tehdit etmektedir. Bu, tehdidin en şiddetli-sidir. Bekle, sana göstereceğim. Ne gösterecektir? Allah yolunda cihad etmeyip, savaşa çıkmayan bir kimseye mutlaka ölümünden önce bir musibet gelecektir. O kimsenin kurtulması mümkün değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuşlardır: "Her kim savaşa çıkmadan, savaşa çıkan bir askeri teçhizatlandırmadan ve yine savaşa katılan bir erin aile efradını hayırlı bir şekilde gözetlemeyi üzerine almadan ölecek olursa, Allah kıyamet günü gelmeden önce mutlaka onun başına bir felâket getirecektir." (Bkz.İbn Mace.Kit. Cihad,)
Âyet-i kerimede: "... Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar güruhunu hidayete erdirmez" buyurulmaktadır. Böylece cihaddan geri kalanlar için üç türlü ceza zikredilmektedir:
1. Yüce Allah'ın indireceği büyük musibet, 2. Yüce Allah'ın o kimseye hidayet etmeyeceği, 3. Yüce Allah'ın o kimsenin fasıklardan olduğuna şehadet etmesi,"Allah fasıklar güruhunu hidayete erdirmez."
Ey kardeşlerim! Dava çok tehlikeli ve ciddidir. Savaş olmaksızın Allah'ın terazisinde ve insanların katında bir değerimiz yoktur. Savaşmayan insanın varlık aleminde bir kıymeti yoktur. Şu anda Arap devletlerinin liderleri Reagan ile görüşmek, meselelerini ona danışmak için ne kadar da çabalıyorlar? Reagan ise, çoğu kere bizzat onlarla görüşmeyi reddedip, yardımcıları ya da dışişleri bakanları ile görüştürüyor. Ancak Reagan bizzat Afganlılar'la görüşmek için çabalıyor... Arap devletlerinin petrolleri, malları var. Buna rağmen onlarla görüşmeyi reddediyor ve bizzat kendisi Afgan mücahit liderleriyle görüşme talebinde bulunuyor. Bu defa mücahidler onunla görüşmeyi kabul etmiyorlar. Nitekim Hikmetyar, 28 Ekim 1985 tarihinde Reagan'la görüşmeyi reddetti. Peki, neden servet sahibi olan insanlar bu kadar çabalarına rağmen Reagan'la görüşmede zorluk çekiyorlar da Hikmetyar'dan bizzat görüşmesini istediği halde o böyle bir teklifi reddedebiliyor? Çünkü bu cihadın bir bereketidir. Bu onun verdiği bir izzet ve şereftir. Yüce Mevla: "Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlu tutulacaksın. İman edenleri de teşvik et..." Yalnız başına olsan da; "olaki Allah kâfirlerin şiddet ve kuvvetini önler..." (Nisa, 84) Diğer milletler ancak savaştığımız takdirde çekinir ve korkarlar. Nitekim Rasulullah (sav): "Şüphesiz ki Allah düşmanlarınızın kalbinden sizden çekinme duygusunu çekip alacaktır" buyurmuştur. Yani artık düşmanlar bizden çekinmez olurlar. Hadisin devamında: "Sizin kalbinize acziyet sokulacaktır." Sahabeler: Ey Allah'ın Rasulü! Acziyet nedir?" diye sorunca Rasulullah: "Dünyayı sevmek ve ölümden nefret etmektir" buyurmuştur. İmam Ahmed'in rivayetine göre ise "savaşmaktan nefret etmektir" şeklindedir.
Evet, savaşmadan kaçınan liderler düşmanlar tarafından kendilerinden çekinilen insanlar değil, aksine basit görülen insanlar durumuna düşerler. Savaşanlar ise herkes tarafından kahraman kabul edilirler. Nereye gidiyorsunuz? Cihad farz olan bir ibadettir. Tıpkı namaz ve oruç farizası gibi. Bu ibadetin de yerine getirilmesi gerekmektedir. Aksi halde bekleyiniz; Allah size hidayet etmeyecektir ve siz fasıksınız. Bu nedenle yüce Allah, müteakip âyetinde şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Çevrenizde bulunan kâfirlerle savaşın ki siz; sert bulsunlar. Bilin ki Allah takva sahipleri ile beraberdir." (Tevbe, 123) Kâfirlerden size komşu olan ülkelerle savaşınız. Âyet-i kerimede bildirilen "savaşınız" emri farziyet ifade eder. Bu emrin geldiği zaman nasıl bir zamandı biliyor musunuz? Bütün müslüman topraklan müslümanların elinde olduğu zamandı. Peki, bugün müslüman toprakları yağmacılar tarafından yağma edilmiş olursa ve şu hadis-i şerifte de beyan edildiği gibi müslümanlar adeta aç kimselerin başına üşüştükleri bir kap haline gelmiş olurlarsa, savaş emri farziyet değil de başka ne ifade edebilir? Peygamber Efendimiz hadis-i şerifinde şöyle buyurmuşlardır: "Zaman gelecek ki aç ve obur insanların yemek kabının üzerine üşüştükleri gibi diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir." Sahabeler: "Ey Allah'ın Rasulü! Bu bizim azlığımızdan mı olacaktır?" diye sorunca, Rasulullah: "Hayır, bilakis sizler çok olacaksınız, fakat sel üzerinde giden çerçöp gibi olacaksınız" (Ebu Davud, Kitâbu'I-Melahim, bab 5 h.no: 4297) demiştir.
Akan suyun üzerindeki çerçöpü ve köpükleri gördünüz mü? Milyonlarca olsalar dahi hayatta bir kıymetleri yoktur. Bir milyar dahi olsa onun hayatta hiçbir değeri yoktur. Halbuki bir milyar sinek bir kente hücum etse oranın konumunu değiştirir değil mi? Şayet bir milyar kertenkele bir bölgeye üşüşseler orayı yer, tüketirler. Öyle değil midir? Vallahi keşke müslümanlar da en azından bir kertenkele kadar olsalardı... Kâfirleri yer, onları tehdit eder, varlıklarını sarsarlardı...
Keşke savaşmayan bu insanların sakalları ot olsaydı da mücahidlerin atlarına yedirseydik.
Tatarlar'ın İslâm beldelerini işgal ettikleri haberi geldiğinde, İbnu'l-Kayyım el-Cevzî Şam'da hatip idi. Tatarlar birçok memleketi işgal ettiler. Şam'a doğru ilerlemeye başladılar. Onların önünde hiç kimse duramadı. Bunu işiten kadınlar saçlarını traş edip atlara yular olmak üzere ip yaptılar. Bu ipleri İbnu'l-Cevzi'ye gönderdiler. Kadınlar erkeklere şunu demek istediler: "Eğer sizler erkek değilseniz işte sizin atlarınızın dizginleri, belki sizler bu dizginler sayesinde kadınlarınızı kıskanır, onları himaye edersiniz."
Ne yazık ki bugün dahi hocaefendilerirniz, dostlarımız, kardeşlerimiz, ahbaplarımız ve alimlerimiz Afgan cihadına gelen insanı aklı başında olmayan ve burnu doğrultusunda hareket eden bir insan olarak görüyorlar. Hislerine kapılan, çabuk etkilenen biri addediyorlar. Onun Afganistan'a gelmesinden ise memleketinde kalmasını daha uygun görüyorlar. Kardeşimiz, dostumuz ve hocamız Faysal Mevlevi'nin dediği gibi: "Çünkü Afgan cihadına gelen kendisini Rus ve Amerikan savaşı arasına katmış oluyor." Sonra şöyle diyorlar: "Biz İslâm davetçisi olan yavrularımızı Amerikanın mal ve silahla yardım ettiği bir savaşın içine mi katalım? Şayet Amerika mal ve silahını keserse İslâm davetçisi yavrularımızın hali ne olacaktır?"
Şeyh Abdullah Azzam Müslüman Topraklarını Savunma, Farzı Ayınların En ünemlilerindendir, isimli kitabını çıkararak büyük bir yanlışlık yapmıştır. Bu kitabın altına imza koyan hocalar da aynı yanlışlığa düşmüşlerdir. Çünkü bunlar farz-ı aynın ancak halifenin cihada çağırması ile gerçekleşeceğini idrak etmemişlerdir."
Bilemiyorum ki hocamız, kardeşimiz ve dostumuz Faysal'a bu fıkıh nereden gelmiş? Değerli kardeşim, sen bu fıkhı nereden aldın? Hangi kitapta cihad etmek için halifenin bulunmasının şart olduğunu okudun? Ve yine hangi kitapta okudun ki Afgan cihadını mal ve silahla Amerika destekliyor? Bu bir vehim ve hayaldir. Bunu Arap ve batı basın organları yalan olarak senin kafana yerleştirmişlerdir.
Dün de söylediğim gibi kanaatime göre Afgan cihadını en çok takip edenlerden biri benim. Amerika'nın tek bir silahın yedek parçasının parasını ödediğine dair iddiaları reddediyor ve buna rest çekiyorum. Ne yazık ki bir takım insanlar, Afgan cihadının bütün kahramanlıklarını ve Allah'a tevekküldeki temel esasını Amerika'nın Sünger füzeleri ile izah etmeye çalışıyorlar. Afganlılar'ın bu kahramanlıklarının ve bu Allah'a tevekküllerinin Stinger füzelerinden kaynaklandığını lanse ediyorlar. Stinger füzesinin uçaklara karşı etkin bir silah olduğunu yayıp duruyorlar. Aslında Stinger füzeleri Amerika'dan müslümanların paraları ile satın almıyor. Her füzenin değeri tam 70.000 dolar. Bu gibi insanlar şunu iyi bilmelidirler ki Amerikalılar Ruslar'ın Afganlılar'la savaşmalarından dolayı Afganlılar'ın galip geleceklerini hissederek düşmanları Rus'un ezilmesine sevindiler ve şöyle dediler: "Rus ayısı Afgan tuzağına düştü. Onun ayaklan Hindukuş dağları üzerinde kaydı. Bizler hu halk kadar vadilerde ve bataklıklarda Ruslar'ı boğan bir halk görmedik."
Böylece Amerikalılar adeta şehid edilen Hz. Osman'ın gömleği belli yerlerde teşhir edilip insanlar Hz. Osman'ı öldürenlere karşı kışkırtıldığı gibi Amerika bütün uluslararası toplantılarda Afgan meselesini gündem etti ve dünyaya Rusya'nın Afganistan önünde mukavemet edemeyeceğini bildirdi. Bu sebeple Rusya artık masum insanları yakarak, toplu katliamlar yaparak Afganlılar'dan intikam almaya girişti. Fiilen Amerika Afgan meselesini Hz. Osman gömleği yaparak Rusya'yı uluslararası arenada zor duruma düşürdü. Rusya ise Afganistan'dan havasını aldı. O öyle bir havalandı ki uçuruma yuvarlandı ve inşallah cehennem uçurumuna da yuvarlanacaktır. Fakat Amerika şunu düşünemedi ki, İslâm'da cihad bir nurdur. Onun aydınlığı İslâm ümmetinin kalbine sızar, aydınlatır, karanlıkları parçalar, ölülere hayat bahşeder. İslâm ümmetine tekrar Rabbine güvenme inancım iade eder ve yaratıcısına tevekkülünü sağlar. Amerika İslâm âleminin Afgan cihadı ile ilgilendiğini ve müslüman gençlerin çeşitli ülkelerden Afganistan'a geldiğini görünce, bu defa meseleyi tekrar gözden geçirdi.
Yahudilerin telkinleri ile buraya gelen müslümanlara vize verilmemesi sağlandı. Meselâ Pakistan'ın bütün dünyadaki elçiliklerine Afganistan'a gelen gençlere vize verilmemesi telkin edildi. Bu gençlerin tehlike arz ettikleri bildirildi.
Batılılar Arap âlemine açıkça: "Biz cihaddan korkuyoruz, cihadın tekrar yeni nesillerin kalbine yerleşeceğinden korkuyoruz" demiyorlar. Fakat onlar şöyle yaklaşıyorlar: "Ey falan yönetici! Bu gençler şu an Afganistan'a gidip eğitim görüyorlar, yarın geri dönüp senin aleyhine devrim yapacaklar." Böylece iki yönden kâr elde ediyorlar. Bir yönden yöneticileri gençlerden korkutuyor, diğer yandan cihada engel olmaya çalışıyorlar.
February 27
Ebu Said ve Enes radıyallahu anhüma anlatıyorlar: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Ümmetimde ihtilaf ve ayrılıklar meydana gelecek, (Onlardan) bir grup lafıyla güzel, ameliyle kötü olacak. Bunlar Kur'ân'ı okuyacaklar, ancak köprücük kemiklerinden aşağı geçmeyecek. Bunlar, dinden tıpkı okun avu delip geçmesi gibi çıkarlar. Onlar, ok kirişine dönmedikçe bir daha dine geri gelmezler. Bunlar mahlukatın en şeriridir. Onları öldürene ve onlar tarafından öldürülene ne mutlu! Onlar insanları Kitabullah'a çağırırlar, fakat kitaptan zerre kadar nasipleri yoktur." Yanında bulunan Ashab: "Ey Allah'ın Resûlü dediler. Onların alameti nedir?" diye sordular da: "Tıraş olmak!" buyurdular." Ebu Davud, Sünnet 31, (4765).Benzer bir rivayeti Ebu Saidi'l-Hudri'den Sahiheyn kaydetmiştir. Buhari, Fezailu'l-Kur'an 36, Menakıb 25, Edeb 95, İstitabe 6, 7; Müslim, Zekat 143-148, (1064); Muvatta, Kur'ân 10, (1, 204, 205); Nesai, Zekat 79, (5, 87), Tahrim 26, (7, 119).
February 22 ZEYD BİN ESLEM (r.a) BABASINDAN RİVAYET EDİYOR
RESULULLAH (s.a.v.) ŞÖYLE BUYURDU
" GÖKTEN YAĞMUR YAĞDIKÇA CİHAT TATLI VE HOŞTUR. iNSANLAR ÜZERİNE ÇOKÇA KUR'ANI OKUYANLARIN " BU ZAMAN CİHAT ZAMANI DEĞİLDİR" DEDİKLERİ ZAMAN GELECEKTİR. KİM BU ZAMANA ULAŞIRSA BİLİN Kİ BU NE GÜZEL CİHAD ZAMANIDIR.
- DEDİLER Kİ: YA RESULULLAH (s.a.v.) BUNU SÖYLEYECEK KİMSE VAR MIDIR?
- EVET. BU KİMSE ALLAH'IN, MELEKLERİN VE BÜTÜN İNSANLARIN LANETLEDİĞİ TAİFEDEKİ KİMSELERDİR.
(İMAM NEBEVİ; TAĞRİBUL TEZHİB, ŞİFA ESSUDUR, MENARİUL ESVAĞ İLA MESARİ SAĞ) February 20
YAZI LAİK SİSTEM İLE İRTİCA"NIN NE OLDUĞUNU İLMİ OLARAK ORTAYA KOYMAKTADIR ARAŞTIRMA VE İNCELEME YAZISI
Laiklik ve İslam
Önce, İslamiyet ile Laik Sistemin bazı temel esasları karşılaştırılacaktır.
* İslamiyette; devleti idare etmek için seçilenler, devleti Kur'an ve hadislere göre idare etmek zorundadırlar. Laik sistemde ise; seçimle iş başına gelenler, insanlar tarafından yazılan Anayasaya ve insanlar tarafından çıkarılan kanunlara göre devleti idare etmek zorundadırlar.
* İslamiyette; Kur'an'a aykırı kanun çıkarılamaz. Laik sistemde ise; insanlar tarafından yazılmış olan Anayasaya aykırı kanun çıkarılamaz.
* İslamiyette; devleti Kur'an'a göre idare etmek Allah'ın emridir. Bunu sağlamak için çalışmak her Müslümana vaciptir. Laik sistemde ise; devlet idaresi dini esaslara dayandırılamaz. Devleti dini esaslara dayandırmaya çalışmak en büyük suçtur.
* İslamiyette; din, hayatın her alanında tatbik edilir. Laik sistemde ise; din, devlet işlerine karışamaz, devlet ise din işlerine karışabilir ve dinin tatbik edilmesinde sınırlamalar getirebilir.
* Faiz, İslamiyette kesin olarak haramdır ve yasaktır. Laik sistemde ise faiz ekonominin vazgeçilmez şartıdır.
* İslamiyette; zina yasaktır ve büyük günahlardandır. Laik sistemde ise; zina serbesttir ve fuhuş haneler açılarak zina teşvik edilmiştir.
* İslamiyette sarhoşluk veren her türlü alkollü içki haramdır ve büyük günahlardandır. Laik sistemde ise; alkollü içkiler serbest olup, bizzat devlet tarafından üretilip, satılır.
* İslamiyette kumar haramdır. Laik sistemde ise kumar serbesttir ve bizzat devlet tarafından oynatılır. Piyango gibi.
* İslamiyette kadın, el ve yüzü hariç bütün vücudunu örtmek zorundadır ve bu, Allah'ın kesin bir emridir. Laik sistemde ise; kadınlar istedikleri gibi giyinebilirler ve istedikleri gibi açılıp saçılabilirler; bu konuda teşvikte edilirler, hatta bazen de zorlanırlar.
* İslamiyette; kız ve erkek öğrenciler ayrı ayrı sınıflarda ders görürler, karışık okumaları ise yasaktır. Laik sistemde ise; gelinlik kızlarla damat olacak delikanlılar aynı sınıflarda, hatta aynı sıralarda yan yana oturarak ders görebilirler.
* İslamiyette çocuklara, ilk olarak zaruri olan dini bilgiler öğretilir ve yedi yaşında namaz kılmaları istenir. Laik sistemde ise; çocuklara, ilk okul birinci sınıfta ilk olarak Resim, Beden, Müzik gibi dersler öğretilmeye başlanır, dini bilgiler ise öğretilmediği gibi, sistemin belirlediği bir yaşa kadar başka yerlerden öğrenmeleri de yasaktır.
* İslamiyette evlene- boşanma; Kur'an ve hadislerde belirtildiği şekilde olur. Laik sistemde ise medeni kanun denen ve çoğu Avrupa'dan getirilmiş olan kanunlara göre olur.
* Miras, İslamiyette Allah'ın Kur'an'da emrettiği şekilde paylaştırılır. Laik sistemde ise; miras, insanların yazdıkları kanunlara göre paylaştırılır. Allah cc, ölen kişinin anne- babasına mirastan pay verdiği halde, laik sistemde anne - baba mirastan mahrum bırakılmıştır.
* Mahkemelerde suçlulara cezalar, İslamiyette; Allah'ın emrettiği şekilde verilir ve insanlar arasındaki problemler bu kanunlara göre halledilir. Mahkemelerde Allah"ın hükmüyle hükmedilmesi Allah"ın kesin bir emri olduğu gibi, iman etmiş olmanın da bir şartıdır. Laik sistemde ise; mahkemelerde insanların kendi fikirlerine göre çıkardıkları kanunlara göre hüküm verilir. İslamiyette; mahkemelerde Allah"ın hükmü ile hükmedilmesi iman etmiş olmanın bir şartı iken, Laik sistemde de Allah"ın hükmü ile, yani Kur"an ve Hadislere göre hükmedilmemesi laik sistemin olmazsa olmazlarındandır.
* Basın; İslamiyette dine zıt yayınlar yapamaz. Laik sistemde ise; basın hürdür, İslam"a uymayan her türlü yayını yapabilir.
* İslamiyette heykel yapmak, dikmek, önünde saygı duruşunda bulunmak kesinlikle haram ve yasaktır. Laik sistemde ise; heykel, sistemin vazgeçilmezlerindendir.
Yukarıda, laik sistem ile İslamiyet ana hatları ile veya bu iki sistem, bazı temel esasları ele alınarak karşılaştırılmıştır. Bu kadarcık yapılan bir karşılaştırmada bile, bu iki sistemin ne kadar birbirlerinden ayrı, hatta birbirlerine ne kadar zıt oldukları görülmektedir.
Günümüz Türkiyesinde verilen demeçleri, yapılan hareketleri çizdiğimiz bu çerçeve içinde ele alırsak şu sonuçlara varabiliriz.
Din işi ayrı, devlet işi ayrı diyerek ortaya çıkan bu Laik sistem ile İslamiyet; gece ve gündüz gibi birbirlerinden farklı oldukları yukarıda görülmektedir. Devlet, sistem olarak laikliği benimsemiş ve tatbik etmektedir. Halkın çoğunluğu ise müslümandır ve İslam"ı benimsemiştir. Dolayısıyla, günlük hayatta insanlar, inançlarına ters düşen uygulamalar yüzünden çıkmaza girmekte ve ne yapacaklarını şaşırmaktadırlar. Zira insanlar Laik sistemin istediği gibi davransa dinine ters düşüyor, dinine göre hareket etse sisteme ters düşüyor. İşte, Türkiye"nin yüz elli yıldır çözülemeyen veya çözülecek gibi görünmeyen problemi budur.
Yüz elli yılı aşkın bir zamandır devam eden bu irtica meselesi, aslında laik kesim ile İslamî kesim arasında devam eden ve adı konmayan veya adı konmak istenmeyen, hatta telaffuz dahi edilmek istenmeyen mücadelenin adıdır. Laik kesim, uygulamada tamamen İslam"ı karşısına aldığı halde, sözlü olarak hiçbir zaman "Ben İslamiyet ile mücadele ediyorum" dememiştir. İslami kesim ise; ya onların ne yaptığını anlayamamış yada onların "Biz de müslümanız" demelerinden dolayı onlar hakkında kesin bir hükme varamamıştır. İrtica adı altında Müslümanların sadece bazı kesimlerine hücum edilmesi, kafaları karıştırmış, namazında ve abdestinde olan Müslümanlar, hücumların genelde dışında kaldığından: acaba bu hücumlar bazı aşırı gidenlere mi yapılıyor? veya İslam"ın dışında olan radikal guruplar mı var ? diye tereddüt etmelerine sebep olmuştur. Namazında, abdestinde olan bu kesim bu yüzden bu hücumlara çoğu kez sessiz kalmış, hatta bazen de desteklemiştir.
Son zamanlarda, en yüksek ağızlardan laiklik ve irticanın tanımının yapılmasının istenmesi, bu sessiz kesimin biraz olsun uyanmaya başladığını gösterdiğinden, laik kesimi şiddetle rahatsız etmiş ve buna en yüksek makamda bulunanlar tarafından karşı çıkılmıştır. İrtica adı altında, İslam dini ile ve Müslümanlar ile mücadele edildiğinin açık olarak ortaya çıkmasından ve diğer Müslüman kesimlerin de uyanmasından endişe edilmiştir. Çünkü, laiklik ve irticanın tarifinin açık olarak yapılması demek; adı konulmayan bu mücadelenin aslının ne olduğunun ortaya çıkması anlamına gelir ki bu, herkesin uyanması ve neticede laik sistemin sonunun gelmesi demektir. Bunu çok iyi bilen ve çok akıllı olan laik kesim, bu yüzden bu isteğe şiddetle karşı çıkmıştır. Halbuki, ülkemizin en önemli gündem maddesi olan Laiklik ve irticanın açıkça tarif edilmesine karşı çıkmanın başka ne anlamı olabilir ki?
İrtica adı altında, özellikle tarikat ve cemaatlere hücum edilmesi ise; bu kesimlerin, İslamiyetin sadece namaz ve oruçtan ibaret olmadığını ve Allah"ın emrettiği gibi, hayatın her alanında tatbik edilmesi gerektiğini bilmeleri ve netice olarak onların, bunu gerçekleştirmek için harekete geçmeleri ihtimalindendir. Zira, İslamiyet tatbik edildiği zaman bunun, laikliğin sonu olacağını laik kesim çok iyi bildiğinden en büyük tehlike olarak her zaman tarikatleri ve cemaatleri göstermiştir. Dini iyi bilenlerden tehlikenin geldiğini bilen laik kesim, bu yüzden İslam"ın ve Müslümanların önünü kesecek adımları her zaman tereddütsüz atmıştır. Vatandaş ise; olanlara tam bir mana veremediğinden, hala baş örtüsünün Allah"ın bir emri olduğunu ispatlamakla uğraşmakta, vatana her zaman faydalı evlatlar yetiştiren İmam-Hatip liselerinin niçin önünün kesildiğini kavrayamamaktadır. Onlar, haklı olarak dinini iyi bilenleri tehlike olarak görmektedirler. Aslında "irtica tehlikeli boyutlara ulaşmıştır" demeleri, dinine bağlı kişilerin, devletin en yüksek makamlarına kadar gelmiş olmalarından duydukları rahatsızlıktandır. İmam-Hatip mezunu bir başbakan, hanımı tesettürlü, namaz kılan bir meclis başkanı ve milletvekilleri, namaz kılan az-çok dindar öğretmenler, doktorlar, kaymakamlar ve hakeza. Hatırlayın! Kadınlarla tokalaşmayan bir kaymakam için koparılan yaygaraları. Şimdi bunlar " irtica tam olarak tanımlansın da, ortada bir suç varsa hep beraber üzerine gidelim" diyorlar. Kardeşim, irtica sesin, sen! Şimdi de kalkmışsın, bütün kilit noktalara tayinleri yapan Cumhurbaşkanını " biz seçeceğiz" diyorsunuz. Laik kesim bunu kabul eder mi? İşte, bugünkü irtica yaygaralarının Türkçe"si budur.
Laik kesim, namazında, orucunda, hac ve umresinde olanları açıkça karşısına almamış, ancak İslam"ın bir bütün olduğunu bilen ve tamamının, devlet idaresinden mahkemelere kadar, hayatın her safhasında tatbik edilmesi gerektiğini savunan, özellikle tarikat ve cemaat mensuplarını en büyük tehlike olarak ilan etmiştir.
İki sistem, birbirlerine tamamen zıt oldukları için; aynı anda hem laikliği kabul etmek, hem de islamiyeti benimsemek mümkün değildir. Aynı anda bir yerde hem gece hem gündüz olamayacağı gibi, aynı anda hem laik, hem de Müslüman olmak mümkün değildir.
Laik sistemin Yahudi ve Hıristiyanlar, hatta diğer batıl din mensupları ile bir problemi yoktur. Zira laik sistemin esasları ile onların yaptıkları neredeyse bire bir örtüşmektedir.
Laik kesimin, İslam"ın hayatın her alanında tatbik edilmesi gerektiğinin şuurunda olan Müslümanlara kökten dinci, radikal, irticacı diyerek hücum etmesi; onların, dinlerini bilmeleri ve dinlerini hayatlarında ve yaşadıkları ülkede tatbik etmek istemelerindendir. Halbuki, bunu istemeyen nasıl Müslüman olabilir ki!
Bazı olaylar karşısında "Cumhuriyetin kazanımlarından vaz geçilemez, yoksa İslami hayat tarzı geri mi geliyor? diye koparılan yaygaralar, bu kesimin İslamî hayat tarzından ne kadar rahatsız olduğunu göstermektedir.
Laik sistemde, dünyaya iyi bir görüntü vermek için seçimler yapılmaktadır. Halkın çoğunluğu Müslüman olduğundan halk genellikle kendisi gibi olanları seçmektedir. Seçilenlere ise; vazifeye başlamadan önce ülkeyi laik sisteme göre idare edeceklerine dair yemin ettirilmektedir. Eğer seçilenler laikliği benimsemiş kişilerse mesele yoktur. Herkes rahat ve ortalık sakindir. Eğer seçimle iş başına gelenler laik sistemi benimsemeyen veya bu sistemi benimsiyormuş gibi yapanlardan ise; onların her söz ve hareketi dikkatli bir şekilde takip edilir, biraz ileri giderlerse çeşitli şekillerde ikaz edilirler, hatta yeri geldiğinde al aşağı bile edilirler. Yukarıda bunlar olurken aşağıdaki halk ise; seçtiklerinden İslam"a uygun icraatlar bekler. Seçilenler böyle islama uygun bir hareket yapmaya kalkarsa laik kesim irtica yaygaralarına başlar. Bu durumda seçilenler geri adım atmak zorunda kalırlar. Zira, güç onlardadır ve neler yapabilecekleri geçmişteki örnekleri ile bilinir ve bazen de bu onlar tarafından yeniden hatırlatılır. Halk ise, yukarıdakilerin bu halini tam olarak bilemez ve istekleri yerine gelmediği için de kendi seçtiklerini eleştirmeye başlar. Diğer seçimde ise başkalarını iş başına getirir, ancak istekleri yine de yerine gelmez. Bütün bunlara rağmen onlarca yıl geçer, halk bir türlü seçtiklerinin orada serbest olmadıklarını, hatta bir çok şeyi istemeye istemeye, zorla yaptıklarını bir türlü anlayamaz.
İktidara gelenlerin "iktidar olduk, muktedir olamadık" sözünün aslında anlamı budur. Dikkat edilirse, bugüne kadar her iki taraf, meseleyi açık olarak söylemekten kaçınmıştır.
İşte bu yazımız,; meselenin, herkesin anlayacağı bir şekilde ortaya konulmasını amaçlamaktadır.
Adı konulamayan bu mücadele, aslında hayatın her alanında devam etmektedir. Dünya ve Avrupa birliğine verilen mesajlarda " bizim özel şartlarımız var" dendiğinde de aslında kastedilen laik sistem ve halkın bu durumudur. Halkın daima potansiyel tehlike olarak görülmesinin sebebi de, halkın öyle veya böyle Müslüman olması ve eninde sonunda İslamî bir hayat tarzını isteyecek olması, bunun ise laikliğin sonu olacak olmasıdır.
Bütün dünyada, özellikle Yahudi ve Hristiyan misyonerleri islamı yok edemeyeceklerini anlamışlar ve "ılımlı İslamiyet" adı altında yeni bir proje geliştirmişlerdir. Bu projeye göre islamın sadece ibadet bölümü öne çıkarılmış ve böyle yapan kesimler taltif edilmişlerdir. Bütün dünyada, cihad dahil, islamın devletin bütün kademelerinden; okullar, mahkemelerden basın-yayına kadar her alanda tatbikini isteyenler terörist, kökten dinci gibi suçlamalarla bertaraf edilmeye çalışılmaktadır. Aynı uygulama ülkemiz için de geçerlidir.
Hakiki islamiyeti ve ona bağlı Müslümanları yok etmek için dünya çapında yapılan bu topyekün imha hareketi en etkili silah olarak bu ılımlı islamiyeti bulmuştur. Sadece ibadet ile meşgul olan Müslümanlara karışmadığı için, maalesef çoğu zaman bu kesimden de destek görmektedir.
Ancak şu kesin olarak bilinmelidir ki: Bu dinin de bu Müslümanların da sahibi, bu kâinatın sahibi olan Allah"tır. O demeden bu alemde bir yaprak bile düşmez. Madem O vaad etmiştir, elbette bu din tahrif olmadan kıyamete kadar devam edecektir vesselam.
Selahattin ALTINTAŞ
Merhaba Gazetesi Yazarı February 19
"Allah'ı bir yana bırakarak taptığınız düzmece ilahlar, ya sizin ya da atalarınızın taktığı birtakım boş, içeriksiz adlardan başka bir şey değildirler. Allah onlara hiçbir güç vermiş değildir. Egemenlik sadece Allah'ın tekelindedir. O yalnız kendisine kulluk sunmanızı emretmiştir. Dosdoğru din, işte budur. Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmiyor."(Yusuf-40)
Hüküm koyma yetkisi, sadece ve sadece Allah'ın olmalıdır. İlahlığının her şeye egemen olması gereğince hüküm, sadece Allah'a özgüdür. Zira egemenlik tanrılığın niteliklerindendir. Egemenliğin kendisine ait olduğunu ileri süren, ister bir birey, bir sınıf, bir parti, ister bir grup, bir ulus, isterse uluslararası bir örgüt şemsiyesi altında tüm insanlar olsun- tanrılığın nitelikleri noktasından herkesten önce Allah'a savaş açmış demektir. Tanrılığın baş niteliği durumundaki egemenlik noktasında yüce Allah'a savaş açan ve egemenliğin kendisine ait olduğunu ileri süren, yüce Allah'ı apaçık bir biçimde inkâr etmiştir. Böyle bir kimsenin kâfir olduğu noktasında dinin kesin hükmü için, sadece bu ayetteki ifade bile yeterlidir!
Kişiyi dosdoğru dinin çerçevesinin dışına çıkaran, tanrılığın baş niteliği konusunda Allah'a savaş açmış bir konuma getiren böylesi bir iddia için, sadece putperestlikte tek bir kalıp yoktur. Bir başka deyişle böylesi bir iddiaya kalkışan kişinin ille de, "Sizin için, kendimden başka bir tanrı tanımıyorum!" ya da -tıpkı Firavun gibi açıkça- "Sizin en yüce rabbiniz benim!" demiş olması şart değildir. Sadece, Allah'ın şeriatını egemen kılmayıp, bir kenara iterek, yasaları başka bir temele dayandırmak ya da sadece Allah dışında egemen konuma gelmiş makamdakileri, otoritenin kaynağı olarak görmek bile bu türden bir iddiaya kalkışmış bir konuma sürüklenmeye yeterlidir. Bunu yapan, tüm uluslar ya da bir grup insan bile olsa, durum değişmemektedir... İslâm sisteminde ümmet, kendisine bir yönetici seçerek ona Allah'ın şeriatının hükümlerini uygulama yetkisini verir. Ancak bu, yasalara meşruluk kazandıran egemenliğin temelinde ümmetin bulunduğu anlamına gelmez. Tam tersine egemenliğin kaynağı sadece Allah'ındır. Ne var ki, İslâm araştırmacılarından bile pek çok kimse, hükümet eden yani yöneten ile otorite kaynağını birbirine karıştırmaktadır. İnsanlar bir bütün olarak, egemenlik yani hüküm koyma hakkına sahip değildirler. Bu hak sadece, bir olan Allah'a aittir. İnsanlar sadece, Allah'ın şeriatında bildirdiği hükümleri uygulamak durumundadırlar. Allah'ın şeriatında yer almamış bir hükmün ne doğruluğu sözkonusudur, ne de meşruluğu! Doğru olan, sadece Allah'ın koyduğu hükümlerdir...
Hz. Yusuf, hüküm koyma hakkının sadece Allah'a ait olduğunu açıklamasının ardından şöyle diyor:
"O yalnız kendisine kulluk sunmanızı emretmiştir."
Bu açıklamayı Arap insanının anladığı biçimiyle anlayabilmemiz için öncelikle, sàdece bir olan Allah'a özgü kılınan "tapmanın, kulluk etmenin" anlamını iyice kavramamız gerekmektedir...
Ayette bunu ifade için kullanılan "a-be-de" fiilinin sözlük anlamı: itaat etmek, boyun eğmek, onurunu yenip alçakgönüllü olmaktır... Başlangıçta bu fiilin, İslâmdaki terminolojik anlamıyla dinin gereklerini yerine getirmeyi içermesi sözkonusu değildi. Sadece, sözlük anlamıyla alınması söz konusuydu... Zaten bu ayet ilk indiği sırada, dinin gerekleri tümüyle henüz bildirilmediğinden, sözkonusu fiilin o anda terminolojik anlamını da içerebilmesi mümkün değildi. Dolayısıyla bu fiille ifade edilmek istenen, o an için sözlük anlamındaki kapsamdır. Ki bu aynı zamanda, terminolojik anlamda da aynen yer alacaktır. Bununla anlatılmak istenen; gerek kulluk noktasında, gerek yasalar ve ahlâki davranışlar noktasında, sadece Allah'a itaat etmek, sadece O'na boyun eğmek, sadece O'nun buyruklarını benimsemektir. Dolayısıyla kulluğun gerçek göstergesi, tüm bu konularda sadece Allah'a boyun eğmektir. Zira Allah, yaratıklarından herhangi bir kimseye değil, sadece kendisine kulluk edilmesini istemiştir.
Tapınmanın, kulluk etmenin anlamını bu şekilde kavramamızın ardından Yusuf'un, hükmü sadece Allah'a özgü kılmayı, neden sadece yüce Allah'a kul etmekle açıkladığını da daha iyi anlıyoruz. Zira, hüküm yüce Allah'dan başkasına ait olması durumunda, O'na kulluk edebilmek, O'na boyun eğebilmek gerçek anlamda mümkün değildir. Yüce Allah'ın, gerek insanların yaşamı, gerekse varlıklar düzeni için kaderde belirlediği karşı konulamaz hükümlerinde de; insanların yaşamlarına ilişkin belirlediği ve seçimi onların iradesine bıraktığı şeriatındaki hükümlerinde de aynı olgu geçerlidir. O'na boyun eğmek, ancak O'nun tüm hükümlerinin benimsenmesiyle gerçekleştirilebilir.
Burada bir kez daha yineliyoruz: Hüküm noktasında Allah'la çekişmeye kalkışmak, buna cüret edenin Allah'ın dininden çıkması demektir. -Bu, dinin mutlak ve açık bir hükmüdür!- Çünkü. böylesi bir eylem kişiyi, sadece Allah'a kulluk etme çizgisinin bütünüyle dışına çıkarmaktadır... Hüküm noktasında Allah'la çekişmeye kalkışmak, buna cüret edenlerin Allah'ın dininden kesinkes çıkmasına neden olan düpedüz bir şirktir! Buna cüret edenin iddiasında haklı olduğunu düşünenler; böyle bir kimseye itaat edenler; onun Allah'a ait otorite ve nitelikleri gaspetmesini yüreklerinde de olsa kınamayanlar da, onunla aynı akıbete düşmüşlerdir! Allah'ın tartısına vurulduklarında, sonuçta hepsinin durumu aynıdır!
Yusuf, gerçek dinin, hükmü Allah'a özgü kılarak sadece O'na kulluk etmek olduğunu belirtiyor:
"Dosdoğru din, işte budur."
Bu sözle bir sınırlama ifade ediliyor: Hükmü Allah'a özgü kılarak sadece O'na kulluk etmeye çağıran bu din dışında, dosdoğru olan hiçbir din yoktur!
"Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmiyor."
Bilmediklerinden ötürüdür ki Allah'ın bu dosdoğru dinine uymamaktadırlar. Bu noktada hiçbir şey bilmeyen bir kimsenin, ne inanması beklenebilir, ne de gerekenleri yapması!.. Dinin özünü ve gerçeğini bilmeyen birtakım kimseleri, onlar da bu dine mensup diye nitelemek ne akla sığar, ne de realiteye! Bu tür kimseleri müslüman olarak niteleyip eksikliklerinin faturasını da bilgisizliklerine çıkarmak geçerli bir mazeret değildir. Zira bilgisizlik ya da bilmemek, sözkonusu niteliği taşıyabilmeyi anında engellemektedir. Aslında bir şeye inanmak, o şeyi bilip öğrenmiş olmanın sonucudur... Akla da mantığa da uygun olanı budur. Bunun böyle olduğu zaten kendiliğinden apaçık ortadadır.
Hz. Yusuf, harikulâde, net mi net, aydınlatıcı birkaç cümleyle bu dinin genel niteliklerini, bu inanç sisteminin temel prensiplerini mükemmel bir biçimde çizmiş bulunuyor. Öte yandan cahiliye sisteminin temellerini de şiddetli bir biçimde sarsmış durumda..
Tağut, ilahlığın en başta gelen niteliği durumundaki "rabblik" iddiasında bulunmadıkça yeryüzündeki varlığını koruyamaz. Bu amaçla o, insanları kendi buyruğu ve hükmüne köleleştirebilme; kendi düşüncesine ve yasalarına boyun eğdirebilme peşindedir. Dolayısıyla, sözkonusu iddiasını, gerçek düzlemde pratiğe dökebilme sevdasındadır. Bunu diliyle açıkça söylememiş olabilir belki ama, uygulamaları bu noktada sözden çok daha güçlü bir kanıt ve gösterge durumundadır.
Tağut ancak, insanların yüreklerinde dosdoğru din ve gerçek inançtan eser kalmadığı sırada ortaya çıkıp varlığını sürdürebilir. Hükmün sadece Allah'a ait olduğu; zira kulluğun sadece bir olan Allah'a yapılması gerektiği; kulluğun hükme boyun eğmek anlamına geldiği; bunun aslında kulluğun bir göstergesi olduğu vb. esaslar insanların inançlarında gerçekten yer ettiği zaman tağutun varlığını sürdürebilmesi asla mümkün değildir.
Yusuf, iki arkadaşının kafalarını kurcalayan konuyla bağlantılı olarak konuşmaya başlayıp, onlara vermek istediği öğütü mükemmel bir biçimde noktalıyor. Sonra da, tüm söz ve açıklamaları için onlara daha da güven verebilmek için, öğüdünü bitirir bitirmez, rüyalarının yorumunu da hemen yapıveriyor.
Seyyid Kutub February 17
Allahım! Senin rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığınıyorum. Affını şefaatçi yaparak cezandan sana sığınıyorum. Senden de sana sığınıyorum. Sana layık olduğun senâyı yapamam. Sen kendini sena ettiğin gibisin
|
"AIIah'ım, yeterince helalinden vererek beni haramından koru. Lütfunla ver, başkasına muhtaç etme."Tirmizi, Daavât 121, (3558).
|
Allahım! Kur’ân-ı kerîm hürmetine bana rahmet eyle, Kur’ânı bana îmân, nûr, hidâyet ve rahmet kıl, Allahım Kur’ân-ı kerîmden unuttuğum oldu ise bana hatırlat, anlamadığım olduğu ise bana anlat, gece ve gündüzde Kur’ân okumayı bana nasib et, Kur’ân-ı kerîmi lehimde hüccet kıl. Ey âlemlerin Rabbi.
|
"Ey Allah'ım, bir ve samed olan, doğurmayan ve doğurulmayan, eşi ve benzeri de olmayan Allah adıy-la senden istiyorum. Günahlarımı mağfıret et, sen Gafürsun, Râhimsin!"
|
(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız. Bize doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil
|
Allah`tan başka ilah yoktur, tekdir, ortağı yoktur, mülk ve hamd ona aittir. Hayatı O verir, ölümü de O verir. Kendisi hayatlardır, ölümsüzdür. Hayırlar O`nun elindedir. O her şeye kadirdir
|
Allah`ı mahlukatı sayısınca, nefsinin rızasınca, arşının ağırlığınca, kelimelerinin adedince tesbih (noksanlıklardan tenzih) ederim."
|
"Allahım, şikak ve nifaktan ve kötü ahlaktan sana sığınırım.Allahım! Açlıktan sana sığınırım, çünkü o pek fena yatak arkadaşıdır. Hıyanetten de sana sığınırım, çünkü o ne kötü huydur."
|
"Allah`ım, huşu duymaz bir kalbten sana sığınırım, dinlenmeyen bir duadan sana sığınırım, doymak bilmeyen bir nefisten, faydası olmayan bir ilimden, bu dört şeyden sana sığınırım."
|
Allahım! Anlayışım kıt, amelim az da olsa (dünyevi ve uhrevi) ihtiyaçlarımı senin kapına indiriyor (karşılanmasını senden taleb ediyorum). Ràhmetine muhtacım, halimi arzediyorum. (İhtiyacım ve fakrim sebebiyledir ki) ey işlere hükmedip yerine getiren, kalplerin ihtiyacını görüp şifâyâb kilan Rabbim! Denizlerin aralarını ayırdığın gibi benimle cehennem azabının arasını da ayırmanı, helâke dâvetten, kabir azabindan korumanı diliyorum.
|
"Allahım bana merhamet et, afiyet ver, hidayet ver, rızık ver!"
|
"Allah`ım, yeterince helalinden vererek beni haramından koru. Lütfunla ver, başkasına muhtaç etme."
|
"Allahım! Senden işte (dinde) sebat etmeyi, doğruluğa da azmetmeyi istiyorum. Keza nimetine şükretmeyi, sana güzel ibadette bulunmayı taleb ediyor, doğruyu konuşan bir dil, eğriliklerden uzak bir kalb diliyorum. Allah`ım, senin bildiğin her çeşit şerden sana sığınıyorum, bilmekte olduğun bütün hayırları senden istiyorum, bildiğin günahlarımdan sana istiğfar ediyorum."
|
"Allahım üzüntüden ve kederden sana sığınırım. Aczden ve tembellikten sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borcun galebe çalmasından ve insanların kahrından sana sığınırım."
|
De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.Enam 162 163
|
"Allahım! Bize korkundan öyle bir pay ayır ki, bu, sana karşı işlenecek günahlarla bizim aramızda bir engel olsun, itaatinden öyle bir nasib ver ki, o bizi cennete ulaştırsın. Yakininden öyle bir hisse lutfet ki dünyevi musibetlere tahammül kolaylaşsın. Allahım! Sağ olduğumuz müddetçe kulaklarımızdan, gözlerimizden, kuvvetimizden istifade etmemizi nasib et. Aynı şeyi bizden sonra gelecek olan neslimize de nasib et intikamımızı, bize zulmedenlerden almışlardan kıl (mazlumlardan değil). Bize tecavüz edenlere karşı bizi muzaffer kıl. Bize, dini musibet verme. Dünyayı, ne asıl gayemiz kıl, ne de ilmimizin son hedefi. Bize merhametli olmayanı bize musallat etme."
|
Ey Rabbimiz! Biz iman ettik. İşlediğimiz günahları bağışla ve bizleri ateşin azabından koru
|
Allahım! Anlayışım kıt, amelim az da olsa (dünyevi ve uhrevi) ihtiyaçlarımı senin kapına indiriyor (karşılanmasını senden taleb ediyorum). Ràhmetine muhtacım, halimi arzediyorum. (İhtiyacım ve fakrim sebebiyledir ki) ey işlere hükmedip yerine getiren, kalplerin ihtiyacını görüp şifâyâb kilan Rabbim! Denizlerin aralarını ayırdığın gibi benimle cehennem azabının arasını da ayırmanı, helâke dâvetten, kabir azabindan korumanı diliyorum.
|
"Allah`ın adıyla Allah`a tevekkül ettim. Allahım! Zillete düşmekten, dalalete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillikten, hakkımızda cehalete düşülmüş olmasından sana sığınırız"
|
"AIlahım üzüntüden ve kederden sana sığınırım. Aczden ve tembellikten sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borcun galebe çaImasından ve insanların kahrından sana sığınırım."
|
"Allahım, kerim olan Zat`ın adına, eksiği olmayan kelimelerin adına, alınlarından tutmuş olduğun hayvanların şerrinden sana sığınırım. Allahım sen borcu giderir günahı aldırırsın. Allahım senin ordun mağlub edilemez, va`dine muhalefet edilemez. Servet sahibine serveti fayda etmez, servet sendendir. Allahım seni hamdinle tesbih ederim".
|
"Allahım! Seni hamdinle tenzih ederim. Senden başka ilah yoktur. Günahım için affını dilerim, rahmetini taleb ederim. Allahım ilmimi artır, bana hidayet verdikten sonra kalbimi saptırma. Katından bana rahmet lutfet. Sen lutfedenlerin en cömerdisin".
|
"Allahım! Seni hamdinle tenzih ederim. Senden başka ilah yoktur. Günahım için affını dilerim, rahmetini taleb ederim. Allahım ilmimi artır, bana hidayet verdikten sonra kalbimi saptırma. Katından bana rahmet lutfet. Sen lutfedenlerin en cömerdisin".
|
Allahım, dinimi doğru kıl, o benim işlerimin ismetidir. Dünyamı da doğru kıl, hayatım onda geçmektedir. Ahiretimi de doğru kıl, dönüşüm orayadır. Hayatı benim için her hayırda artma (vesilesi) kıl. Ölümü de her çeşit şerden (kurtularak) rahat(a kavuşma) kıl."
|
Ey hayy u kayyûm olan Allahım! Bütün işlerimi düzeltmeni, bir an bile beni kendi başıma bırakmamanı, rahmetine sığınarak senden isterim
|
En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.
|
"Allah'ım, senden merhamet umarım, bir anlık için bile olsa beni bana bırakma"
|
"Allah`ım, şehadet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum: Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah`sın, birsin, samedsin (hiçbir şeye ihtiyacın yok, her şey sana muhtaç), doğurmadın, doğmadın, bir eşin ve benzerin yoktur."
|
"Rabbim, beni, annemi, babamı, mü'min olarak evime gireni, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlere yıkımdan başkasını arttırma."
|
AIIahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana tevekkül ettim. Sana yöneldim. Hasmına karşı senin (bürhanın) iIe dâva açtım. Hakkımı aramada senin hakemliğine başvurdum. Önden gönderdiğim ve arkada bıraktığım hatalarımı affet. Gizli işlediğim, aleni yaptığım, benim bilmediğim, senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı da affet! İlerleten sen, gerileten de sensin. Senden başka ilah yoktur".
|
Allah'ım, kalplerimizi imân ve Kur'ân nuruyla nurlandır. Allah'ım, bizi Sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir; Senden müstağnî durma fakirliğine düşürme. Kendi güç ve kuvvetimizden teberrî ediyor, Senin havl ve kuvvetine sığınıyoruz. Bizi Sana tevekkül edenlerden kıl. Bizi nefsimizin eline bırakma. Bizi, koruyuculuğunla muhâfaza eyle. Bize ve erkek, kadın bütün müminlere merhamet et. Kulun, peygamberin, seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, masnuâtının melîki ve sultanı, inâyetinin gözbebeği, hidâyetinin güneşi, hüccetinin lisânı, rahmetinin timsâli, mahlûkatının nuru, mevcudâtının şerefi, mahlûkatının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinat tılsımının keşşâfı, rubûbiyet saltanatının dellâlı, hoşnut olduğun şeylerin tebliğ edicisi, gizli isimlerinin tanıtıcısı, kullarının muallimi, âyetlerinin tercümânı, rubûbiyet güzelliğinin aynası, şuhud ve işhâdının medârı, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin habîbin ve resûlün olan Efendimiz Muhammed'e, onun bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere, melâike-i mukarrebîne ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle.Âmin.
|
"Sübhanallahi ve bihamdihi, estağfirullahe ve etubu ileyh. (Allahım seni hamdinle tesbih ederim, mağfiretini diler, günahlarıma tevbe ederim.)"
|
"Allahım, bana günahları, beni hayatta baki kıldığın müddetçe ebediyen terkettirerek merhamet eyle. Bana faydası olmayan şeylere teşebbüsüm sebebiyle bana acı. Seni benden razı kılacak şeylere hüsn-i nazar etmemi bana nasib et. Ey semavat ve arzın yaratıcısı olan Celal, ikram ve dil uzatılamayan izzetin sahibi olan Allahım. Ey Allah! Ey Rahman! Celalin hakkı için, yüzün nuru hakkı için kitabını bana öğrettiğin gibi hıfzına da kalbimi icbar et. Seni benden razı kılacak şekilde okumamı nasib et. Ey semavat ve arzın yaratıcısı, celalin ve yüzün nuru hakkı için kitabınla gözlerimi nurlandırmanı, onunla dilimi açmanı, onunla kalbimi yarmanı, göğsümü ferahlatmanım, bedenimi yıkamanı istiyorum. Çünküy hakkı bulmakta bana ancak sen yardım edersin, onu bana ancak sen nasib edersin. Herşeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan Allah`tandır."
|
"Allah`ım! Kalplerimizi birleştir, aramızdaki geçimsizliği düzelt. Bizi selamet yollarına şevket, zulümattan nura kavuştur. Bizi, çirkinliklerin açık ve gizli olanlarından uzak tut. Kulaklarımızı, gözlerimizi, kalplerimizi, zevcelerimizi ve çocuklarımızı hakkımızda mübarek ve hayırlı kıl. Tevbelerimizi kabul et, sen rahimsin, tövbeleri kabul edersin. Bizleri verdiğin nimetlere şakir, onlarla sena edici, onları kabul edici kıl, onları (ahirette de nasib ederek) hakkımızda tamamla."
|
"Ey kalbleri çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzerine sâbit kıl!"
|
AIIahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana tevekkül ettim. Sana yöneldim. Hasmına karşı senin (bürhanın) iIe dâva açtım. Hakkımı aramada senin hakemliğine başvurdum. Önden gönderdiğim ve arkada bıraktığım hatalarımı affet. Gizli işlediğim, aleni yaptığım, benim bilmediğim, senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı da affet! İlerleten sen, gerileten de sensin. Senden başka ilah yoktur"
|
"Allahım, bana günahları, beni hayatta baki kıldığın müddetçe ebediyen terkettirerek merhamet eyle. Bana faydası olmayan şeylere teşebbüsüm sebebiyle bana acı. Seni benden râzı kılacak şeylere hüsn-i nâzar etmemi bana nasib et. Ey semâvât ve arzın yaratıcısı olan celâl, ikram ve dil uzatılamayan izzetin sâhibi olan Allahım. Ey Allah! ey Rahman! celalin hakkı için, yüzün nuru hakkı için kitabını bana öğrettiğin gibi hıfzına da kalbimi icbâr et. Seni benden razı kılacak şekilde okumamı nasib et. Ey semâvât ve arzın yaratıcısı, celâlin ve yüzün nuru hakkı için kitabınla gözlerimi nurlandırmanı, onunla dilimi açmanı, onunla kalbimi yarmanı, göğsümü ferahlatmanı, bedenimi yıkamanı istiyorum. Çünkü, hakkı bulmakta bana ancak sen yardım edersin, onu bana ancak sen nasib edersin. Herşeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan Allah'tandır.Tirmizi Daavat 125
|
"Ey Allahım! Beni, güzel amel işledikleri zaman(bunun mükâfaatıyla) müjdelenen ve hata işlediği zaman da istiğfar edenlerden eyle!"
|
Allahım ben nefsime çok zulmettim. Günahları ancak sen affedersin. Öyle ise beni, şanına layık bir mağfiretIe bağışla, bana merhamet et. Sen affedici ve merhamet edicisin"
|
"Allahım! Ben, senin pak, güzel, mübarek ve yüce nezdinde en sevimli olan, onunla dua edildiği taktirde hemen icabet ettiğin, onunla senden istenince hemen verdiğin, onunla rahmetin talep edilince rahmetini esirgemediğin, onunla kurtuluş talep edilince kurtuluş verdiğin isminle senden istiyorum."
|
"Allahım! Sana Allah isminle dua ediyorum. Sana Rahman isminle dua ediyorum.Sana Birrurrahîm isminle dua ediyorum. Sana bildiğim ve bilmediğim güzel isimlerinin hepsiyle dua ediyorum. Bana mağfiret et, rahmet eyle"
|
"Kişi evinin -veya apartmanın- kapısından çıkınca, adama müekkel (nezaretçi) iki meleği vardır. Adam: "Bismillah" deyince onlar: "Doğruya irşad edildin" derler. "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" deyince, melekler: "Korundun" derler. Adam: "Tevekkeltü alâllah" deyince onlar: "İşin (sana bedel) görüldü" derler.
|
"Rabb olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, peygamber olarak Muhammed'den razıyım"
|
"Allahım ben senden hayrın her çeşidini isterim; yakın olsun, uzak olsun; bildiğim olsun, bilmediğim olsun; bütün şerlerden de sana sığınırım; yakın olsun, uzak olsun; bildiğim şer olsun, bilmediğim şer olsun. Allahım! Kulun ve peygamberin Muhammed'in senden istediği şeyleri senden ben de istiyorum. Kulun ve peygamberin hangi şerlerden sana sığınmışsa ben de o şerlerden sana sığınıyorum. Allahım! Ben senden-, cenneti ve cennete götüren söz ve amel(de beni muvaffak kılman)ı istiyorum. Ateşten ve ateşe götüren söz ve fiillerden de sana sığınıyorum. Ve dahi benim hakkımda hükmettiğin her kaza ve kaderi hayırlı kılmanı senden diliyorum."
|
AIlah'tan başka ilàh yoktur, tekdir, ortağı yoktur, mülk ve hamd ona aittir. Hayatı o verir, ölümü de o verir. Kendisi hayattârdır, ölümsüzdür. Hayırlar O'nun elindedir. O her şeye kâdirdir
|
"Allah'im! Sen benim Rabbimsin! Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Beni sen yarattin. Ben senin kulunum; gücüm yettiggi kadariyla senin akdin ve va'din üzere bulunuyorum. Yaptigim fenaliklarin serrinden sana siginirim. Üzerimde olan nimetlerini itiraf ederim, günahimi da itiraf ederim. Beni bagisla; çünkü senden baska hiçbir kimse günahlari magfiret edemez."
|
Allahım, dinimi doğru kıl, o benim işlerimin ismetidir. Dünyamı da doğru kıl, hayatım onda geçmektedir. Ahiretimi de doğru kıl, dönüşüm orayadır. Hayatı benim için her hayırda artma (vesilesi) kıl. Ölümü de her çeşit şerden (kurtularak) rahat(a kavuşma) kıl."
|
"Allàhım! Senden işte (dinde) sebat etmeyi, doğruluğa da azmetmeyi istiyorum. Keza nimetine şükretmeyi, sana güzel ibadette bulunmayı taleb ediyor, doğruyu konuşan bir dil, eğriliklerden uzak bir kalb diliyorum. AIIahım, senin bildiğin her çeşit şerden sana sığınıyorum, bilmekte olduğun bütün hayırları senden istiyorum, bildiğin günahlarımdan sana istiğfàr ediyorum!"
|
Allahım! Senden başka ilâh yoktur, seni her çeşit kusurlardan tenzih edirim. Ben nefsime zulmedenlerdenim.
|
Allahım! Senden işte (dinde) sebat etmeyi, doğruluğa da azmetmeyi istiyorum. Keza nimetine şükretmeyi, sana güzel ibadette bulunmayı taleb ediyor, doğruyu konuşan bir dil, eğriliklerden uzak bir kalb diliyorum. AIIahım, senin bildiğin her çeşit şerden sana sığınıyorum, bilmekte olduğun bütün hayırları senden istiyorum, bildiğin günahlarımdan sana istiğfàr ediyorum!" Tirmizi, Daavât 22, (3404); Nesâi, Sehv 61.
|
Ey yedi kat semânın ve onların gölgelediklerinin Rabbi, ey arzların ve onların taşıdıklarının Rabbi, ey şeytanların ve onların azdırdıklarının Rabbi! Bütün bu mahlükâtının şerrine karşı, bana himâyekâr oI! 0l ki hiç birisi, üzerime âni çullanmasın, saldırmàsın. Senin koruduğun aziz olur. Senin övgün yücedir, senden başka ilah da yoktur, ilah olarak sâdece sen varsın."
|
"Ey Rabbim! Senin zâtının celaline ve senin hâkimiyetinin azametine layık şekilde sana hamd olsun."
|
Allahım! Anlayışım kıt, amelim az da olsa (dünyevi ve uhrevi) ihtiyaçlarımı senin kapına indiriyor (karşılanmasını senden taleb ediyorum). Ràhmetine muhtacım, halimi arzediyorum. (İhtiyacım ve fakrim sebebiyledir ki) ey işlere hükmedip yerine getiren, kalplerin ihtiyacını görüp şifâyâb kilan Rabbim! Denizlerin aralarını ayırdığın gibi benimle cehennem azabının arasını da ayırmanı, helâke dâvetten, kabir azabindan korumanı diliyorum.
|
"Allàhım! Senden işte (dinde) sebat etmeyi, doğruluğa da azmetmeyi istiyorum. Keza nimetine şükretmeyi, sana güzel ibadette bulunmayı taleb ediyor, doğruyu konuşan bir dil, eğriliklerden uzak bir kalb diliyorum. AIIahım, senin bildiğin her çeşit şerden sana sığınıyorum, bilmekte olduğun bütün hayırları senden istiyorum, bildiğin günahlarımdan sana istiğfàr ediyorum!"
Tirmizi, Daavât 22, (3404); Nesâi, Sehv 61.
|
"Allahım, bana günahları, beni hayatta baki kıldığın müddetçe ebediyen terkettirerek merhamet eyle. Bana faydası olmayan şeylere teşebbüsüm sebebiyle bana acı. Seni benden râzı kılacak şeylere hüsn-i nâzar etmemi bana nasib et. Ey semâvât ve arzın yaratıcısı olan celâl, ikram ve dil uzatılamayan izzetin sâhibi olan Allahım. Ey Allah! ey Rahman! celalin hakkı için, yüzün nuru hakkı için kitabını bana öğrettiğin gibi hıfzına da kalbimi icbâr et. Seni benden razı kılacak şekilde okumamı nasib et. Ey semâvât ve arzın yaratıcısı, celâlin ve yüzün nuru hakkı için kitabınla gözlerimi nurlandırmanı, onunla dilimi açmanı, onunla kalbimi yarmanı, göğsümü ferahlatmanı, bedenimi yıkamanı istiyorum. Çünkü, hakkı bulmakta bana ancak sen yardım edersin, onu bana ancak sen nasib edersin. Herşeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan Allah'tandır. "
|
"AIIah'ım, yeterince helalinden vererek beni haramından koru. Lütfunla ver, başkasına muhtaç etme."Tirmizi, Daavât 121, (3558).
|
"Allahım, şikak ve nifaktan ve kötü ahlâktan sana sığınırım."
|
Ey AIIahım sana rükü yapıyorum, sana inandım, sana teslim oldum, sana tevekkül ettim. Sen Rabbimsin, kulağım, gözüm, etim, kanım ve kemiklerim ÂIemIerin Rabbi olan Allah önünde haşyette, tezeIIüIdedir."Nesâi, İftitâh 104, (2,192)
|
Allahım! Senin rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığınıyorum. Affını şefaatçi yaparak cezandan sana sığınıyorum. Senden de sana sığınıyorum. Sana layık olduğun senâyı yapamam. Sen kendini sena ettiğin gibisin
|
"Allahım, dinimi doğru kıl, o benim işlerimin ismetidir. Dünyamı da doğru kıl, hayatım onda geçmektedir. Ahiretimi de doğru kıl, dönüşüm orayadır. Hayatı benim için her hayırda artma (vesilesi) kıl. Ölümü de her çeşit şerden (kurtularak) rahat(a kavuşma) kıl."Müslim, Zikr 71, (2720).
|
AIIahım! Muhammed‚ zevcelerine ve zürriyetine rahmet kıl, tıpkı İbrahim'e rahmet kıldığın gibi. Muhammed'i, zevcelerini ve zürriyetini mübarek kıl, tıpkı İbrahim'i mübarek kıldığın gibi. Sen övülmeye Iayıksın, Şerefi yücesin)."Buhâri, Daavât 33
|
AIIahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana tevekkül ettim. Sana yöneldim. Hasmına karşı senin (bürhanın) iIe dâva açtım. Hakkımı aramada senin hakemliğine başvurdum. Önden gönderdiğim ve arkada bıraktığım hatalarımı affet. Gizli işlediğim, aleni yaptığım, benim bilmediğim, senin benden daha iyi bildiğin hatalarımı da affet! İlerleten sen, gerileten de sensin. Senden başka ilah yoktur".
|
Mihcen İbnu'l-Edra' (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir adamın: "Ey Allah'ım, bir ve samed olan, doğurmayan ve doğurulmayan, eşi ve benzeri de olmayan Allah adıy-la senden istiyorum. Günahlarımı mağfıret et, sen Gafürsun, Râhimsin!" dediğini işitmişti, hemen şunu söyledi: "O mağfiret edildi. O mağfıret edildi. O mağfiret edildi!"Ebû Dâvud, Salât 184
|
Allahım, bana günahları, beni hayatta baki kıldığın müddetçe ebediyen terkettirerek merhamet eyle. Bana faydası olmayan şeylere teşebbüsüm sebebiyle bana acı. Seni benden râzı kılacak şeylere hüsn-i nâzar etmemi bana nasib et. Ey semâvât ve arzın yaratıcısı olan celâl, ikram ve dil uzatılamayan izzetin sâhibi olan Allahım. Ey Allah! ey Rahman! celalin hakkı için, yüzün nuru hakkı için kitabını bana öğrettiğin gibi hıfzına da kalbimi icbâr et. Seni benden razı kılacak şekilde okumamı nasib et. Ey semâvât ve arzın yaratıcısı, celâlin ve yüzün nuru hakkı için kitabınla gözlerimi nurlandırmanı, onunla dilimi açmanı, onunla kalbimi yarmanı, göğsümü ferahlatmanı, bedenimi yıkamanı istiyorum. Çünkü, hakkı bulmakta bana ancak sen yardım edersin, onu bana ancak sen nasib edersin. Herşeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan Allah'tandır.Tirmizi Daavat 125
|
Allahım, dinimi doğru kıl, o benim işlerimin ismetidir. Dünyamı da doğru kıl, hayatım onda geçmektedir. Ahiretimi de doğru kıl, dönüşüm orayadır. Hayatı benim için her hayırda artma (vesilesi) kıl. Ölümü de her çeşit şerden (kurtularak) rahat(a kavuşma) kıl."
|
"Allahümmağfirli zenbi küllehu, dıkkahu ve cüllehu, evvelehu ve âhirehu, sırrahu ve alâniyyetehu. (Allahım! Büyük-küçük birinci sonuncu, gizli-açik, bütün günahlarımı mağfiret buyur. "Müslim, Salât 216
|
Ey Rabbim bütün varlığımı sana teslîm ettim, işimin tasarrufunu sana havale ettim, yönelişim sanadır, korkum da ancak sendendir, senin azâbından kaçıp sığınılacak ancak yine senin rahmetindir. İndirdiğin kitabına ve gönderdiğin resulüne îmân etdim ey Rabbim
|
Allah'ım, yaşamam hayırlı olduğu ana kadar beni yaşat, ölüm hayırlı olduğu anda da beni öldür
|
Allah'ım, yıldızlar söndü, gözler kapandı. Sen ise hayat sahibi, daima duran ve tutansın. Seni ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Ey Hay olan Allah'ım, Kayyûm olan Allah'ım, gecemi rahat kıl gözlerimi kapatıver
|
Allahım! Kur’ân-ı kerîm hürmetine bana rahmet eyle, Kur’ânı bana îmân, nûr, hidâyet ve rahmet kıl, Allahım Kur’ân-ı kerîmden unuttuğum oldu ise bana hatırlat, anlamadığım olduğu ise bana anlat, gece ve gündüzde Kur’ân okumayı bana nasib et, Kur’ân-ı kerîmi lehimde hüccet kıl. Ey âlemlerin Rabbi.
|
"Allahım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şehadet ederim. Senden mağfiret diliyorum, Sana tevbe ediyorum."
|
Ey hayy u kayyûm olan Allahım! Bütün işlerimi düzeltmeni, bir an bile beni kendi başıma bırakmamanı, rahmetine sığınarak senden isterim.
|
Allahım bildiğimiz-bilmediğimiz bütün iyilikleri ver, bildiğimiz-bilmediğimiz bütün kötülüklerden muhafaza et, her işimizin sonunu güzel eyle, dünya sıkıntılarından ve ahıret azabından bizi koru!
|
Ya Rabbi, faydasız ilimden, makbul olmıyan ibâdetten ve kabul edilmiyen duâdan, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten ve her çeşit hastalıktan, gece ve gündüz gelecek kötülüklerden, sıkıntılardan kötü arkadaştan ve kötü komşudan sana sığınırım!
|
Allahım! Kulun ve Resûlün Muhammed sallâllahü aleyhi ve sellemin senden istediği hayır ve iyilikleri senden ister ve sana sığınıp ilticâ ettiği her şeyden ben de sana sığınırım.
|
Allahım, bana kendi katından hidâyet ihsân eyle, kendi fazlu kereminden bana ihsân eyle, rahmetini bana akıt ve bereketlerinden bana inzâl eyle.
|
Allahım, bana kendi katından hidâyet ihsân eyle, kendi fazlu kereminden bana ihsân eyle, rahmetini bana akıt ve bereketlerinden bana inzâl eyle.
|
Ey bizim Rabbimiz,kendimize yazık ettik.Şayet sen kusurumuzu örtüp,bize merhamet buyurmazsan,en büyük kayba uğrayanlardan oluruz.
|
Allahım! Şüphesiz ben bilerek herhangi bir şeyi şirk koşmaktan sana sığınırım.Bilmeyerek işlemiş olduğum(şirk ve hatalarım) ın senden bağışlanmasını dilerim. Şüphesiz ki bütün gaybları (gizli şeyleri) ancak sen bilirsin."
|
Allahım! Kullarını yeniden dirilttiğin veya topladığın- gün beni azabından koru."
|
"Allahım! Sana Allah isminle dua ediyorum. Sana Rahman isminle dua ediyorum.Sana Birrurrahîm isminle dua ediyorum. Sana bildiğim ve bilmediğim güzel isimlerinin hepsiyle dua ediyorum. Bana mağfiret et, rahmet eyle"
|
"Allahım, bana günahları, beni hayatta baki kıldığın müddetçe ebediyen terkettirerek merhamet eyle. Bana faydası olmayan şeylere teşebbüsüm sebebiyle bana acı. Seni benden râzı kılacak şeylere hüsn-i nâzar etmemi bana nasib et. Ey semâvât ve arzın yaratıcısı olan celâl, ikram ve dil uzatılamayan izzetin sâhibi olan Allahım. Ey Allah! ey Rahman! celalin hakkı için, yüzün nuru hakkı için kitabını bana öğrettiğin gibi hıfzına da kalbimi icbâr et. Seni benden razı kılacak şekilde okumamı nasib et. Ey semâvât ve arzın yaratıcısı, celâlin ve yüzün nuru hakkı için kitabınla gözlerimi nurlandırmanı, onunla dilimi açmanı, onunla kalbimi yarmanı, göğsümü ferahlatmanı, bedenimi yıkamanı istiyorum. Çünkü, hakkı bulmakta bana ancak sen yardım edersin, onu bana ancak sen nasib edersin. Herşeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan Allah'tandır.
|
Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke inni küntü mine'z-zâlimin. (Allahım! Senden başka ilâh yoktur, seni her çeşit kusurlardan tenzih edirim. Ben nefsime zulmedenlerdenim)
|
Allah büyüktür. Yüzümü Ha-nîf ve Müslüman olarak semâvat ve arzı yaratan Allah a yönelttim. Ben müşriklerden değilim . Allahım (kâinatın gerçek) Meliki sensin. Senden başka ilah yoktur. Seni hamdinle takdîs ederim.
|
Namazım, ibâdetim hayatım ve ölümüm âlemlerin Şeriksiz Rabbi Allah içindir. Ben bununla emrolundum. Ben bu emre teslim olanların ilkiyim. Ey Allah'ım, beni amellerin ve ahlâkın en iyisine sevket. Bunların en iyisine senden başka sevkeden yoktur. Beni kötü amellerden ve kötü ahlâktan koru, bunların kötülerinden ancak sen korursun."Nesâî, İftitâh 16, (2,129).
|
Ey Allah'ım, hamdlerim sanadır, nimetleri veren sensin, senden başka ilah yoktur, Sen semâvat ve arzın celâl ve ikrâm sahibi yaratıcısısın, Hayy ve Kayyümsun (kâinatı ayakta tutan hayat sahibisin.) Bu isimlerini şefaatçi yaparak senden istiyorum!" (Bu duayı işiten) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sordu: "Bu adam neyi vesile kılarak dua ediyor, biliyor musunuz?" "Allah ve Resûlü daha iyi bilir`?" "Nefsimi kudret elinde tutan Zât'a yemin ederim ki, o Allah'a, İsm-i Âzam'ı ile dua etti. O İsm-i Âzam ki, onunla dua edilirse Allah icabet eder, onunla istenirse verir."Tirmizî, Daavât 109 (3538);
|
"Allahümme inneke afuvvun, tuhibbu'l-afve fa'fu anni. (Allahım! Sen affeedicisin, affı seversin, beni affet."Tirmizi, Da'avât 89, (3508).
|
"AIlahım üzüntüden ve kederden sana sığınırım. Aczden ve tembellikten sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borcun galebe çaImasından ve insanların kahrından sana sığınırım."
|
"Allahım! Sen yedi semânın Rabbi, Arş-ı Âzam'ın Rabbisin. Sen bizim Rabbimiz ve herşeyin Rabbisin. Tevrat, İncil ve Furkân'ı indiren, tohum ve çekirdekleri açansın. Her şeyin şerrinden sana sığınıyorum. Her şeyin alnından yapışmışsın (dizginleri senin elindedir). Evvel sensin, senden önce bir şey yoktur. Ahir sensin, senden sonra da bir şey kalmayacak. Sen zâhirsin, senin üstünde bir şey mevcut değildir. Sen bâtınsın, senin dışında bir şey yoktur. Benim borcumu öde, beni fukaralıktan kurtar, zengin kıl."
Tirmizi, Daavât 68, (3477); İbnu Mâce, Dua, 2 (3831).
|
Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadir. (Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir, O'nun ortağı yoktur, mülk O'nundur, hamd O'na aittir. O, herşeye kâdirdir) sözüdür."
Muvatta, Kur'ân 32,
|
"Kim bir belaya uğrayanı görünce şu duayı okursa: "Seni imtihan ettiği şeyde bana âfiyet veren ve birçok yarattığından beni üstün kılan Allah'a hamdolsun!" Artık yaşadığı müddetçe, bu bela ne olursa olsun ona mâruz kalmaktan muaf kılınır."
Tirmizi, Da'avât 38
|
"Resülullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Kişi evinin -veya apartmanın- kapısından çıkınca, adama müekkel (nezaretçi) iki meleği vardır. Adam: "Bismillah" deyince onlar: "Doğruya irşad edildin" derler. "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" deyince, melekler: "Korundun" derler. Adam: "Tevekkeltü alâllah" deyince onlar: "İşin (sana bedel) görüldü" derler.
|
"İki kelime vardır, bunlar dile hafif, terazide ağır, Rahmân'ada sevgilidirler: Sübhânallahi ve bihamdihi, Sübhânallâhi'l-azim. (Allahım seni hamdinle tesbih ederim, yüce Allahım seni tenzih ederim) kelimeleridir."
Buhâri, Daavât 65
|
"Allahım! Sen yedi semânın Rabbi, Arş-ı Âzam'ın Rabbisin. Sen bizim Rabbimiz ve herşeyin Rabbisin. Tevrat, İncil ve Furkân'ı indiren, tohum ve çekirdekleri açansın. Her şeyin şerrinden sana sığınıyorum. Her şeyin alnından yapışmışsın (dizginleri senin elindedir). Evvel sensin, senden önce bir şey yoktur. Ahir sensin, senden sonra da bir şey kalmayacak. Sen zâhirsin, senin üstünde bir şey mevcut değildir. Sen bâtınsın, senin dışında bir şey yoktur. Benim borcumu öde, beni fukaralıktan kurtar, zengin kıl."
Tirmizi, Daavât 68, (3477); İbnu Mâce, Dua, 2 (3831).
|
"Hz. Dâvud (aleyhisselâm)'un duaları arasında şu da vardır: "Allahım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine beni ulaştıracak ameli taleb ediyorum. Allah'ım! Senin sevgini nefsimden, âilemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl." Tirmizi, Da'avât 74, (3485).
|
Allahım ben nefsime çok zulmettim. Günahları ancak sen affedersin. Öyle ise beni, şanına layık bir mağfiretIe bağışla, bana merhamet et. Sen affedici ve merhamet edicisin".
Buhâri, Sıfâtu's-Salât 149
|
"Öyleyse, dedi, akşama çıktın mı sabaha erdin mi şu duayı oku: "AIlahım üzüntüden ve kederden sana sığınırım. Aczden ve tembellikten sana sığınırım, korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım. Borcun galebe çaImasından ve insanların kahrından sana sığınırım."
(Ebü Ümâme) der ki: "Ben bu duayı yaptım, Allah benden gamımı giderdi, borcumu ödedi."
Ebü Dâvud, Salât 367, (1555).
|
Abdullah İbnu Gannâm el-Beyâzi (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim sabaha erdiği zaman: "Allahım, benimle veya mahlukatından herhangi biriyle hangi nimet sabaha ermişse bu sendendir. Sen birsin, ortağın yoktur, hamdler sanadır, şükür sanadır" derse, o günkü şükür borcunu ödemiştir. Kim de aynı şeyler akşama erince söylerse o da o geceki şükür borcunu eda eder."
Ebu Dâvud, Edeb 110, (5073).
|
Bediüzzaman'dan! Allah'ım, kalplerimizi imân ve Kur'ân nuruyla nurlandır. Allah'ım, bizi Sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir; Senden müstağnî durma fakirliğine düşürme. Kendi güç ve kuvvetimizden teberrî ediyor, Senin havl ve kuvvetine sığınıyoruz. Bizi Sana tevekkül edenlerden kıl. Bizi nefsimizin eline bırakma. Bizi, koruyuculuğunla muhâfaza eyle. Bize ve erkek, kadın bütün müminlere merhamet et. Kulun, peygamberin, seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, masnuâtının melîki ve sultanı, inâyetinin gözbebeği, hidâyetinin güneşi, hüccetinin lisânı, rahmetinin timsâli, mahlûkatının nuru, mevcudâtının şerefi, mahlûkatının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinat tılsımının keşşâfı, rubûbiyet saltanatının dellâlı, hoşnut olduğun şeylerin tebliğ edicisi, gizli isimlerinin tanıtıcısı, kullarının muallimi, âyetlerinin tercümânı, rubûbiyet güzelliğinin aynası, şuhud ve işhâdının medârı, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin habîbin ve resûlün olan Efendimiz Muhammed'e, onun bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere, melâike-i mukarrebîne ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle.Âmin.
|
Allahım! Anlayışım kıt, amelim az da olsa (dünyevi ve uhrevi) ihtiyaçlarımı senin kapına indiriyor (karşılanmasını senden taleb ediyorum). Ràhmetine muhtacım, halimi arzediyorum. (İhtiyacım ve fakrim sebebiyledir ki) ey işlere hükmedip yerine getiren, kalplerin ihtiyacını görüp şifâyâb kilan Rabbim! Denizlerin aralarını ayırdığın gibi benimle cehennem azabının arasını da ayırmanı, helâke dâvetten, kabir azabindan korumanı diliyorum |
Kaynak:Tevhid Haber.com
Ey müminler, sabırla ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Hiç şüphesiz Allah, sabredenler ile beraberdir. Bakara 153-
SABIR VE NAMAZ
Sabır, Kur'an-ı Kerim'de sık sık tekrarlanır. Çünkü yüce Allah çeşitli içgüdüler ve ket vurucu psikolojik faktörler arasında doğru yolda yürüyebilmenin ve binbir türlü çatışmalar ve engeller arasında yeryüzünde insanları Allah'a çağırma görevini yürütmenin ne kadar büyük bir gayret gerektirdiğini herkesten iyi bilir. Bu gayret insandan, sinir sağlamlığı, olağanüstü bir soğukkanlılık, güç kaynaklarının sürekli seferberliği, sızma ve kaçış noktaları karşısında kesintisiz bir uyanıklık ister. Bütün bunlar karşısında mutlaka sabırlı olmak gerekiyor. İbadetlere devam etmek için sabır... Günahlardan uzak durmak için sabır... Allah'a ulaştıran yolu kesmek isteyenlere karşı girişilecek cihadı devam ettirmek için sabır... Türlü türlü düşman tuzaklarına, komplolarına karşı sabır... Zaferin ve başarının gecikmesi Karşısında sabır... Aşılması gereken mesafenin uzunluğuna sabır... Bâtılın yayılıp güçlenmesi karşısında sabır. Dostun, destekçinin azlığına sabır... Gidilecek yolun uzun ve dikenli oluşuna sabır... Vicdanların kaypaklığına sabır... Kalplerin şaşkınlığına, sapmalarına karşı sabır... İnatçılığın baskısına sabır... Dönekliğin, kalleşliğin acılığına karşı sabır...
Seyyid Kutub
|